6 Kasım 2012 Salı

5 Kasım 2012 Pazartesi

Ali İpek'in "Hşşşt!" Kariyeri



FM Ali İpek gürültüden hiç haz etmezdi ve gürültü yapan kim olursa olsun, sertçe "hşşşt!" çekerek ayarı verirdi. Bazı durumlarda normal insanların duyamayacağı "küçük" gürültüleri bile hassas kulağıyla duyar ve "hşşşşt!"i yapıştırırdı.
Örneğin: Bir yaz günü. hava epey sıcak. TED'de çalışanlar dışında yalnız Gökhan Abay ile ben varız. Bir masada karşılıklı oturmuş, sıcaktan canımız çıkmış vaziyette, gıkımızı bile çıkarmadan satranç taşlarını üst üste dizip kuleler yaparak akşam olup havanın biraz serinlemesini bekliyoruz. Derken, Ali İpek içeri girdi ve dut yemiş bülbül gibi oturan ikimizden başka kimsenin olmadığı salona daldı, "hşşşşt!" çekti ve çıktı. Kim bilir bizim duymadığımız neyi duymuştu?

Aynı yıllarda, önemli bir turnuvanın açılış törenine katılan o zamanların bir bakanı ve bir gençlik-spor genel müdürü de "hşşşt!" gazabından paylarına düşeni almışlardı. Bu devlet büyükleri açılışı onurlandırmış ve konuşmalarını yapmışlar, sıra turnuvanın başlamasına gelmişti. (Normalde "harala-gürele" gürültülü satranç ortamları, turnuva başladığı andan itibaren ölüm sessizliğine bürünür ve kimseden çıt çıkmaz.) Hakem turun başladığını ilan etmiş ve herkes susmuştu. Bu durumu bir an için idrak edemeyen devlet büyükleri, kendi aralarında iki kelime etmeye kalkınca, Ali İpek'in acımasız tepkisiyle karşılaşmışlardı: "Hşşşşt!"

Bazı ülkelerde bilim adamları, sanatçılar ve sporcular el üstünde tutulur.
Ermenistan'da oynanan bir olimpiyat sırasında, yeterince büyük salonları olmadığından, her ülkenin oyuncuları aynı salonda değil.
Bizim takımımız, ilk tura özgü, Rusya ve ABD'nin de olduğu elit salonda...
O sırada Kasparov -ki Ermenistan'daki presijini hayal edin: Yüzlerce kişinin bulunduğu olimpiyat salonunda sadece ona tahsis edilmiş bir tuvalet var-  car car konuşuyor.
Ali İpek'in arkası dönük, kim olduğunu umursamadan "hşşşşt"ini çekiyor ve Kasparov'u susturuyor!

Ali İpek ve At Yarışı


FM Ali İpek , 2012 yılının Mart ayında aramızdan ayrıldı. "Ev hazırlığı" esprileri çok meşhurdu.



Yıl 1994. O zamanlar bizde bir at yarışı merakı hasıl olmuştu. Bir pazar sabahı Yakup Bayram ile kalkıp bültenlerimizi aldık, çalıştık, kuponumuzu hazırlıyoruz. Yakup'un at yarışı oynaması da satrancına benzediğinden, nerede kazanamayacak at var; "sürpriz, oğlum!" diye kupona sokmaya çalışıyor. Bütçemiz de sınırlı. Öyle her istediğimiz atı yazamıyoruz. Velhasıl-ı kelam, Kombinatör Baryam, ne yaptı-etti, favori atlardan bir-ikisini çıkarıp yerine kendi "sürpriz" hayvanlarını kupona sokmayı becerdi ve gidip kuponu yatırdık.
Derken, yarışlar koşuldu ve bizim kupon, Kombinatör'ün eşeklerinden biri yüzünden yattı. Tabii ben çok sinirlendim. Yolda ve TED'e girene kadar Yakup'a söylenip duruyordum. Gürültüden hiç haz etmeyen Ali Ağabey, benim boru gibi sesi yüksek perdeden duyunca odasından çıktı ve:
"Efendiler! Ne oluyor burada?" diye sordu.
Ben hızımı alamamış şekilde: "Yahu Ali Ağabey, bu adamın zorla ganyan kuponuna soktuğu eşekler yüzünden bizim favori atları yazamadık; kupon yattı!"
Ali Ağabey bunun üstüne sordu: "Kaç paralık kupon yapmıştınız?"
Ben: "500.000 TL" (eski para)
Ali Ağabey: "Altılı kaç para verdi?"
Ben: "15.000.000 TL"
Hayatında at yarışı oynadığı görülmemiş Ali Ağabey: "Durup duruken beni de kızdırdınız!
Bana gelseydiniz 250.000 TL de ben verirdim; bütün atları yazıp kuponu tuttururduk. Bak şimdi beni de paradan ettiniz!"
...dedi ve sinirli biçimde odasına döndü.

Yahudi-Hristiyan Kavramların Türkçe Karşılıkları



İzlediğim her on yabancı belgeselden dokuzunda Yahudi-Hristiyan kavramlarının düpedüz yanlış çevrildiğini görüyorum ve bu durum bende ziyadesiyle rahatsızlık oluşturuyor.
En büyük televizyon kanallarında dahi bu kavramların doğru çevrildiğini görmek ne yazık ki çoğu zaman mümkün değil. "Bible", "İncil" olarak karşılanmaya çalışılırken, "Jesus Christ", "Hz. İsa" oluveriyor; çıldırmamak işten değil.
İki olasılık var: Ya bu tür belgesellerin çevrilmesine yeterince bütçe ayrılmıyor ve bu iş zayıf, cahil çevirmenlerin eline kalıyor, ya da bu kanalların yöneticileri bu işe hak ettiği bütçeyi ayırsalar dahi, rezil çevirilerle düpedüz kandırılıyor, kendi paralarıyla rezil ediliyorlar.
Oysa çeviri, kaynak ve erek dilleri mektepte bir-iki yıl morfolojik açıdan inceleyip, sözlükten baka baka bir metni diğerine dönüştürme işi değildir. Çeviri, bir kültürün diğerine aktarılmasıdır. Kaynak kültürdeki kavramlar hakkında bir fikriniz yoksa, erek kültürde bu kavramları karşılamaktaki başarınızdan ancak düşlerinizde söz edebilirsiniz.

Batı dillerinde en çok referans verilen, en çok alıntı yapılan kitap, şüphesiz Kutsal Kitap'tır. Batı, her ne kadar günümüzde artık din kökenli referansları günlük hayatından büyük ölçüde çıkarmış olsa da, kurduğu kültür ve uygarlık, elan o referanslar üstünde ayakta duruyor. Bu nedenle, batı dillerinden Türkçe'ye çeviri gayretinde olan bir kişinin, Kutsal Kitap'ın ne olduğunu bilmemesi bir yana, okumamış, oradaki referanslarla haşır-neşir olmamış olması kabul edilebilir değil.

Burada aktardıklarım, ancak bir "girizgah" olarak kabul edilebilir ve bu konuda çok daha kapsamlı çalışmalar yapılması gerekir ancak az olması, hiç olmamasından iyidir. Ayrıntılı bir bilimsel çalışma bu yazının ölçeğini aşar. Bu nedenle referans göstermeksizin, yalnızca ilgili karşılıkları aktarmakla yetineceğim ve bunun da çoğu kişi için yeterli olacağını düşünüyorum zira, bu güne kadar yaptıkları kaba hatalarla bile idare edenler, bu kısa listedeki iki-üç ismin/kavramın nasıl karşılandığını da öğrenince mal bulmuş mağribi gibi sevinecekler, ötesini aramayacaklardır nasıl olsa. Çevirirken anlamasalar dahi sorun yoktur; hem izleyenler anlayacak, hem de cehaletleri örtülmüş olacaktır.
Kavramlarda ve karşılıklarında herhangi bir sıra gözetmedim. Liste, en sık gözüme-kulağıma çarpan hatalar içinde bir çırpıda aklıma gelenlerden ibarettir; genişlemeye namzettir.

1. Aden: Eden
2. Nazareth: Nasıra
3. Betlehem: Beytüllahim
4. Jerusalem: Yeruşalim, Kudüs
5. Communion: Komünyon/Rabb'in sofrası
6. Galile: Celile
7. Peter / Pierre: Petrus
8. Jesus Christ: İsa Mesih (Hz. İsa değil.)
9. Bible: Kutsal Kitap (İncil değil)
10. Torah: Tora (Tevrat değil)
11. New testament: Yeni Antlaşma ("yeni vasiyet" değil)
12. Old Testament: Eski Antlaşma
13. Genesis: Yaradılış/Tekvin
14. Apocalypse: Vahiy/Esinleme
15. John: Yuhanna
16. John Baptist: Vaftizci Yahya
17. Maria Magdalena: Mecdel'li Meryem
18. Mass: Kudas





4 Kasım 2012 Pazar

Satranç Tahtasına Yağan Fa Anahtarı

Bu, olanağanüsü öyküler peşinde birinin bu sefer dışında değil içinde, kahramanı olduğu, olağanüstü bir öyküdür.

2002 yılı. Sabah saat 10:45 - 10:50 arasıydı. Aybar Karaçay'ın kapısının zili acı acı çaldı. Karaçay kalktı, sabahın kör saatinde kapısını çalan münasebetsize haddini bildirmek üzere kapıya doğru seğirtti. Kapıdaki kişi, ısrarla zili çalmaya devam ediyordu. Kapıyı hışımla açan Karaçay, karşısında bir kargo elemanı buldu. Tam boğazına yapışmak üzereyken, elindeki zarfın üstünde "Kerim-Selim Altınok" yazısını gördü... (Daha sonra kurye, "Zarfı ters tutmuş olsaydım, sanırım şu anda hayatta olmayacaktım. İşimi doğru yapmaya özen gösteririm, ama bu özenin, gün gelip hayatımı kurtaracağını nereden bilebilirdim!" diye anlatır.) ... ve sordu: "Nereyi imzalıyoruz?"


Kapıyı neredeyse kuryenin suratına yapıştıracak bir aceleyle kapatmasıyla zarfı açmaya başlaması eşzamanlıydı. Zarf bir türlü açılmak-yırtılmak bilmedi. Üstelik, eliyle yokladığında fark edebildiği kadarıyla, içinde kırılabilecek bir şeyler olma ihtimali yüksekti. Gel gör ki, hem Kerim-Selim Kardeşler, hem de işgüzar kargo firması çalışanları zarfı öyle bantlamış ve yapıştırmışlardı ki, zarar vermeden açmak mümkün görünmüyordu. Aceleyle mutfağa giderek bir bıçak aradı. Fakat o da ne? Mutfakta bıçak yoktu! "Çatal! Çatalla açsam?" diye düşündü Karaçay. Eline geçirdiği çatalın ucunu zarfa sokar sokmaz "poff!" diye bir ses geldi ve Karaçay, zarfın içinde her ne varsa zarar verebileceği endişesiyle çatalı da bir tarafa bıraktı. Aklına içerideki odada bir maket bıçağı olabileceği geldi. Bıçağı aramak üzere elinde zarfla yan odaya giderken, gözü hafifçe eğilmiş ve tam eğildiği yerden, camdan vuran güneşi yansıtarak parlayan çatala takıldı bir an.
Yan odada maket bıçağı gerçekten vardı. Zarfı dikkatlice yırttı. Az önce patlamış olan plastik koruma baloncuklarının arasında bir kaset bulunduğunu fark etti ve kaseti dikkatlice plastiğin arasından aldı.
Kasetin üstünde yalnızca "Kerim-Selim Altınok" yazıyordu. Kaseti büyük bir dikkatle kasetçalara yerleştirdi. Odayı harika bir müzik kaplamıştı bir anda. "Yok başka yerin lütfu ne yazdan ne de kıştan..."
"Auto-reverse" özelliği sayesinde kaset bütün gün döndü durdu. Gün boyunca kuşlar, gece cırcır böcekleri müziğe eşlik ediyordu. Karaçay müziğin varlığına alışmış, günlük işlerini yapmaya koyulmuştu. Öyle ki; uykuya giderken çalan müziklerin varlığını bilinç düzleminde unutmuş ve yorgunluktan hemen uykuya dalmıştı.

Karaçay rüya zamanında yaşayan kişilerdendi. Yıllar önce, aylık bir matematik dergisinin ödüllü sorusunu rüyasında çözmüştü.

Bu rüyasında önce öğleden sonra yaptığı işleri gördü. Rüyada zaman sanki tersine akıyor gibiydi. Daha sonra öğlen yediği yemeği ve son olarak da kaseti açmaya çalıştığı çatala güneşin vuruşunu ve çatalın parlayışını gördü. Çatal rüyasında da eğikti ve rüya devam ettikçe bir sürü başka şey oluyor, fon değişiyor, çeşitli kişiler rüyaya girip çıkıyor fakat çatal hep aynı yerde durmaya devam ediyordu. Duruyor muydu? Hayır. Dikkat ettiğinde, çatalın gittikçe daha da fazla eğilmeye başladığını fark etti. Çatal eğildi.. eğildi.. ve F harfine benzer bir şekil aldı. F... Fork? Fourchette? F harfinin nasıl F anahtarına dönüştüğünü izledi:

Bu dönüşüm çok mu hızlı yoksa çok mu yavaş oldu, bilemiyordu. Hızın içinde bir durağanlık ve neredeyse donmuş zamanın içinde hareket vardı. Sonra F anahtarı gökyüzüne çıktı ve erimeye, sıvılaşmaya başladı. Güneş ışıklarının aydınlattığı Fa damlaları, yavaşça yere doğru süzülmeye başladılar. Başını eğerek damlaların düştüğü yere baktı: Orada kocaman bir satranç tahtası duruyordu.
Damlalar tahtanın üstüne yavaşça indiler ve katılaştılar. Şimdi tahta şu şekilde görünüyordu:


"Dört hamlede mat!" diye geçirdi içinden ve o an uyandı ancak uyandığının farkında değildi. Rüyadaki gibi kolayca hareket edeceğini sandı, ancak yanılıyordu ve kolunu, yatağın yanında duran satranç tahtasına çarptı. Bu sefer gerçekten uyandığını anladı. Tahtanın başına geçti ve rüyasında gördüğü konumu dizdi. Evet, gerçekten dört hamlede mat içeren kusursuz bir satranç problemi, karşısında F anahtarı şeklinde duruyordu!

Altınok Kardeşlerin ona verdikleri parayla satın alınamayacak değerdeki armağanlarına, parayla satın alınamayacak bir başka değerli armağanla yanıt verdi. Bilim Teknik Dergisi'nin bir sonraki sayısında yayınladığı bu kurgumatın altında "Altınok Kardeşler'e adanmıştır." yazıyordu.







She's Leaving Home


Melaine Coe - Paul McCartney

"Çok iyi bir kız arabayı alır ve sırra kadem basar."

"Her şeye sahip gibi görünen 17 yaşındaki Melaine Coe'nun babası, dün bütün günü kızını Londra ve Brighton'da arayarak geçirdi."
27 Şubat 1967 gününün Daily Mail gazetesinin manşeti böyleydi.
Paul McCartney bu haberi aldı ve aşk ve ilgi arayışıyla, güvenli ama klostrofobi oluşturan evinden kaçan bir kızla ilgili harikulade bir şarkı yaptı.
İşin ilginç tarafı, aslında Paul McCartney, bu Melaine nam kızla üç yıl önce tanışmıştı. Bu kızcağız TV'deki bir dans yarışmasını kazanmıştı ve ödülleri elinden aldığı kişi McCartney'den başkası değildi.
Daha sonra Melaine, o TV yarışmasında sürekli dans etmeye başladı. Günün sanatçısının arkasında sıklıkla görünüyordu. Böyle ışıklar altında mutluymuş gibi görünen, hoplayıp zıplayarak dans eden Melanie'nin gerçek yaşamı biraz daha değişikti. Küçük yaşlardan beri ailesiyle sıkıntılar yaşıyordu ve 1967 yılının şubat ayında "yettün gayrı!" diyerek evden ayrılmaya karar verdi.

"Evden ayrıldığımda nihayet kendim olabilecektim. Esasen, gittiğim klüplerde kendim olmak ve iyi vakit geçirmek hususunda teşvik görüyordum." diyen Melanie daha sonra, 13 yaşından beri ebeveyni tarafından barlardan klüplerden toplandığını ve yakalandıkça sopa yediğini, bir anlamda dayak arsızı olduğunu itiraf edecekti.
Sonuçta, davulcu-zurnacı ikileminden sıyrılarak, barda tanıştığı bir krupyeye varmıştı. Ailesi bu sefer de onu epey süre aradı ancak artık kızlarını bulmakta uzman olmuş ebeveyni kadar, Melanie de araziye uymak konusunda beceri geliştirmişti ve bu sefer bulunması on gün kadar sürdü. Kızı arabanın arkasına attıkları gibi eve geri götürdüler ama Melanie'ydi bu; öyle kıçını kırıp oturacak tiplerden değildi. Nitekim 18 yaşına girer girmez evlenip, bir aşramda yaşamak üzere Amerika'ya taşındı. Yıllar sonra gazeteciler onu tekrar bulduğunda "bir şarkıyla ölümsüzleştirilmek harika bir şey; keşke evden kaçmaktan başka bir nedenle olsaydı..." diyecekti kucağında çocuğuyla.

Bu şarkının gerçek öyküsü böyle. Bu öyküyü bilmeden şarkıyı yıllar boyunca dinledim ve her seferinde , görünüşte mutlu olmak için her şeyi olan bir kızın, evden ve evdekilerden bunalıp, son kez mervidenlerden aşağı inip, evin kapısını belki de bir daha açmamak üzere kapattığında hissettiği gerilimi ve bu gerilime karşı kapının dışında onu bekleyen özgürlük havasını ciğerine çektiğini gözümün önüne getirirdim. Arkasında güven ve karanlık, önünde belirsizlik ve ışık. Bu, o zamanlar benim için adı olmayan kızın şarkısını ben de belki 13 yaşından beri dinliyorum ve otuzlu yaşların sonlarına doğru, hâlâ o sevinçle karışık tedirginliği, birilerini mutsuz etmeden elde edemeyeceğini artık bildiği kendi mutluluğunu kavramasını tekrar tekrar hissediyorum.

Artık adını biliyorum. Umarım mutlusundur Melaine.



Wednesday morning at five o'clock 
As the day begins 
Silently closing her bedroom door 
Leaving the note that she hoped would say more 

She goes downstairs to the kitchen 
Clutching her handkerchief 
Quietly turning the backdoor key 
Stepping outside, she is free 

She...(we gave her most of our lives) 
Is leaving (sacrified most of our lives) 
Home (we gave her everything money could buy) 
She's leaving home, after living alone, for so many years (bye bye) 

Father snores as his wife gets into her dressing gown 
Picks up the letter that's lying there 
Standing alone at the top of the stairs 
She breaks down and cries to her husband 
"Daddy, our baby's gone. 
"Why would she treat us so thoughtlessly? 
How could she do this to me?" 

She...(we never thought of ourselves) 
Is leaving (never a thought for ourselves) 
Home (we struggled hard all our lives to get by) 
She's leaving home, after living alone, for so many years 

Friday morning, at nine o'clock 
She is far away 
Waiting to keep the appointment she made 
Meeting a man from the Motortrade 

She (what did we do that was wrong) 
Is Having (we didn't know it was wrong) 
Fun (fun is the one thing that money can't buy) 

Something inside, that was always denied, for so many years... 
She's leaving home...bye, bye.

3 Kasım 2012 Cumartesi

Perestroyka Fıkraları - II




Yahudi

Sovyet öncesi Rusya'da bir kasabada cinayet işlenmiş. Kaymakamla Haham konuşuyorlarmış.
Haham: "Yine her zamanki gibi Yahudilerle baca temizleyicileri suçlayacaklar."
Kaymakam: "Niye baca temizleyicileri?"
Haham: "Niye Yahudileri?"

Son Model Saat

Amerikalı iki bavulla gelen bir Rus'a saati sorar. Adam durum saatine bakar ve cevap verir ama Amerikalının dikkatini Rus malı elektronik saat çekmiştir. Saatin mükemmel bir görünüşü vardır.

Hayranlığını gizleyemez ve :
- "Ne mükemmel bir Rus yapımı elektronik saat" der.
Rus bavulları tekrar yüklenirken:
- "Evet ama pilleri biraz ağır!"

İki Köpek

Fransız köpeği ile Rus köpeği yolda karşılaşırlar:
Fransız Köpeği: Perestroyka sonrası durum nasıl?
Rus Köpeği: Daha kötü bile denebilir: zincir daha kısaldı, mama da daha az. Ama özgürce istediğimiz kadar havlayabiliyoruz!

Kim Kazandı?

Eski hükümlüler Sibirya'daki gulag'a yeni gelenin başına üşüşürler ve Dünya'da neler olup bittiğini sorarlar:
- Soğuk savaş ne durumda?

- Karşılıklı nükleer denemeler nasıl gidiyor?

- Yuri Gagarin isminde bir yoldaş uzaya gitmiş, doğru mu?

- Amerikalılar Ay'a gitmiş, öyle mi?

Yeni gelen, tüm soruları büyük sabırla yanıtlar.
En sonunda, gulaga düşeli çok olmamış, dış dünyadan yalnız bir kaç aydır haberi olmayan  başka bir mahkum:
- Fischer-Spassky maçını kim kazandı?

Yeni gelen yanıtlar:
- Ben kaybettim!


Perestroyka FIkraları



Perestroyka'nın "yeniden yapılanma" anlamına geldiğini söylüyorlar. Gorbaçov, bu politikaları uygulamaya koyarken, şüphesiz yakın tarihteki devrimlerden yeterince ders almamıştı. Oysa yalnızca 1979 yılında İran'da olanlara baksa, çok daha dikkatli davranırdı: Devrimi komünistler yapar, iktidarı çorbacılar alır!
Perestroyka hareketiyle beraber gelen göreceli özgürlük havasında, Soyvetler Birliği döneminde çıkan fıkraların yayılması da biraz daha kolaylaşmış olsa gerek.

Mizah, en baskıcı yönetimler altında dahi bir muhalefet aracı olarak önemli iş görür. Bizde son dönemde üretilen fıkra sayısı ve kalitesiyle karşılaştırıldığında, Sovyetler'de yaşayanların ürettikleri fıkraların çok daha başarılı olduklarını itiraf etmeli.
İşte S.S.C.B döneminde anlatılan fıkralardan bazıları:


Hayatımın En Mutlu Günü

Demir Perde günlerinde bir Fransız, bir İngiliz ve bir Rus, birbirlerine hayatlarının en mutlu anını anlatıyorlarmış.
Fransız: "Sevgilimle kırda dolaştık, sonra kır evine geldik ve şöminenin önünde ayı postunun üstünde seviştik. Sonra bir şampanya patlattık.
O şampanyanın ilk yudumunu aldığım an, benim hayatımdaki en mutlu andı."

İngiliz: "Sevgilimle kırda dolaştık, sonra kır evine geldik ve şöminenin önünde ayı postunun üstünde seviştik. Sonra bir viski açtık.
O viskinin ilk yudumunu aldığım an, benim hayatımdaki en mutlu andı."

Rus: "Gece yarısını geçmişti. Kapı sertçe çalındı, açtım. Karşımda ri-yarı, trençkotlu iki adam duruyordu.
'Yoldaş Protosov siz misiniz?' diye sordular.
'Hayır, Yoldaş Protosov bir üst katta oturuyor.' dedim. İşte bu benim hayatımın en mutlu anıydı!"



Stalin

Stalin, "Şanlı Sovyetler Birliği'nin yirmibeşinci yılı" şerefine bir resepsiyon vermiş.
Jules Caesar, Büyük İskender ve Napoleon Bonaparte da davetliler arasındaymış.
Stalin: "Ülkemizi nasıl buldunuz?"
Caesar: "Kızıl Ordu bende olsa tüm dünyayı titretirdim."
Büyük İskender: "Bende filler yerine Kızıl Ordu'nun tankları olsa tüm dünya dize gelirdi."
Napoleon: "Onu-bunu bırakın da: Benim de Pravda* gibi bir gazetem olsa, dünyanın Waterloo diye bir savaştan haberi bile olmazdı!"

*: Pravda: (rus.) "gerçek"


Hiç Bir Şey

Sovyetler Birliği'nde bir hapisanede gardiyan yeni gelen mahkuma sorar:
- "On yıla mahkum olmuşsun. Suçun neydi?"
- "Hiç bir şey."
- "Yalan söyleme! Hiç bir şey için yalnızca beş yıl veriyorlar!"

Fıkra


Sovyetler Birliği döneminde iki hakim aralarında konuşuyor:
- "Çok güzel bir fıkra öğrendim."
- "Anlatsana!"
- "Nasıl anlatayım? Anlatana biraz önce on yıl verdim!"




Satranç ve Şiir: İlhami Çiçek



“yerine göre piyon da bir tufandır
içinde hep bir vezir sürekli mahzun
düz gider çapraz vurulur ve uzun uzun
günbatımlarını çağrıştırır.”

Satranççının şiire bakışı ile şairin satranca bakışı arasındaki bir boşluk var idiyse, “Satranç Dersleri” şiirinden sonra kapanmış olduğunu söyleyebiliriz. İlhami Çiçek kısa ve üretici bir ömür sürmüş, ilk ve son kitabı “Satranç Dersleri”nin yayınlanmasından (1983) kısa süre sonra, gökyüzündeki yeşil çayırlara gitme kuyruğunda sıranın ona gelmesine daha çok varken, aradan kaynayıp bir anda en ön sıraya geçmeyi uygun görmüş. Bu günlerde Çiçek’in kitabını ancak ikinci el olarak edinebilmek mümkün.


(Satranç Dersleri’nin bir bölümünü  İskender Paşalı’nın sesinden dinleyebilirsiniz.)

Satranç Dersleri
1
uzun bir nehirdir satranç
kıvrak ve uzatarak boynunu
nice güneş batışını yerinde görmüş boynunu
oysa veba tarihçileri bilmemişlerdir
her karenin bir karşı veba girişimi olduğunu
göğe bezgin bakanların bir türlü öğrenemediği
bir oyundur satranç
evet ilk aşk gibi bir şeydir ilk açılış
artık dönüş yoktur
kuşku bağışlanmasa da
tedirginlik doğal sayılabilir
ancak
yürümenin dışında bütün eylemlerin adı
kaçış kaçış kaçıştır
çapraz özgürlüklerinde filler
acılardan yapılmış bir alanda
ne zaman ki esrirler
yazsak defterlere sığar mıydı
şah açmazında vezirin ölümcül tutkusunu
yerine göre piyon da bir tufandır
içinde hep bir vezir sürekli mahzun
düz gider çapraz vurulur ve uzun uzun
günbatımlarını çağrıştırır
hüznü uçlarından dolanıp
yalın sıçrayışlarıyla piyonlar arasından
ürkek ama cesur ama sevimli
açsa duyargalarını o tarihsel şiire
iyi bir oyuncu en çok atları sever
sen ey atını kaybeden oyuncu
bir ilkyazdan koca bir güzyontan adam
bırak oyunu
artık
öyle bir ıssızlık düşle ki içinde
yeryüzünü kişnesin
bizim atlar
nicoldu onca oyuncu
oyarak
ette oyuk seyirmesinden
oyun kurarlardı
da süleymandan
kaf dağında otururdu
anka nicoldu
güneşin şanla her akşam ufala ufala battığı
suların kabarıp taşarak savrulduğu oradan
kesik bir insan başı gibi taşra düşüp
helak oldular
çok acaip gördün ömrün tükendi
geri dön
ürktü
ki endişe
dünyadandır ve hayal hiçtir
sözü onun
…avda
yine geri dön bu son
yoksa öleceksin gurbette
dedi ses ve işitip ağladı
o koca iskender ki
tuhaf matlar yapardı
mat oldu olağan biçimde
kesin mat yok
iyi oyun vardır sadece
ve satranç aslında dalgınların oyunudur
dalgının ölüm karşısındaki sükuneti
düşmana
ölümün dehşetinden korkuludur
uzatsa boynunu buyruğa
kaleyi buyruksuz düşündü mü kişi
demek ki bütündür sallantıda
demek ki gök de anlaşılmaz bir biçimde ölü
cinayetlerde yeryüzüne paramparça dağılmıştır
aşk ve umut dağılmıştır
koygun bir gece gibi günü kaplayan
sevgilinin gözlerindeki zeytin siyahını
o oylum oylum kabarık şiiri
kaplayan
bir şeyse buyruksuzluk
taşlar sürüldüğünde
alıp kişiyi kayalar çarpar buyruksuzluk
cübbesinden gözükara süvariler çıkaran
o beyaz taş oyuncusunu nerde bulmalı
tutup üzengisinden öpüp koklamalı
söyleyelim eBİR
ha
in
dir
eSekiz yok
yok ayrı bir düşman falan
genç çeri
ey e hattındaki budala
-Tanrım ne saflık-
de at kıskacını anlatsam
desem ki Ha-
derler ki kemik atıyor
köpek resmine bu adam
apaçık olanı
gecedir halk
etinin önünde anlam
katledilmiştir
söylemezler otlar
çok sutün düştü
nice bir taş
ne zamana yetiştin
çalka
de ki ey at kıskacı kabaran
ateş almış ve ey at kıskacı
diye bağırarak
o oyuncu
oynadığında seni
konuş benimle
sana hizmet danışayım
hüzüm
yalındır-dağdan
aparılmış kar topakları gibi
ipince bir teldir kopmuştur
azar azar kopmuştur
hüzün öylece orta yerdedir
tuhaf bir yarma yaşanıyordur
çepçevre şeytan kilitleri
bir oyuna rasgeldim
her taşı yakup hüznü
bu boşalmış at
hüzündür
kalfa
çırak
ben bir oyuncu tanıdım
daha
ataktı
kara kuzgun
oyuluyordu
olmasaydı
yeryüzünde
birgün
kalınabilir miydi?’
bu hüznün
mesnevisi yazılmadı
gürbüz tarhlar öldü
o ceylanda
bir kaç minyatür
mütekeddir
-de bana bu esrime
bu koygun minyatür yalnızlığından
başka nedir-oysa
kocamandır aşk
usanç
hep eksiler alanında
olup biten bir şeydir
parçala bu trajik geçidi
o taşı sür ey insan
taşı taş-çünkü saat
sınanan bir süreçtir ve atlar
yanıldıklarında
kaygan
o karangu duvarına çarpıp kuşkunun
düşer ölü atlar
çünkü orada ve burada
her zaman
öğretidir zaman
aşkın da
katları vardır-kadim
kabarık bir öyküdür alınyazısı
elbet başındasındır bela kitabının
ne çok dilin var
gece ki anlamadı
şu anda
o
ibrahim ve ishak
yargıç yok taşı kim atacak
leyla bilmez mi gerekli olduğunu
diye döğünüp duran
gece ki ey gece
o külli aynalar
seni ararlar
ıssız bir hat fotoğrafın
dan sana çıktım
göstermelik bir sonoyunuydu
aldandın
ağır taşlar verdik
…ve ay seni bulduğunda
yani ki kanıtladığında kendini
ben
müthiş bir başlık atacağım
şiirime
sevgili gecem diye
7
şebçerağ
söndü mü
diye bir ses
iskender! iskender!
diye bir ünlem
aramaz bengisuyu
diye bir hüzün
denize açıldım
ve gemim parça parça oldu’
diye bir im
denli narindir intikam
bir ara ses aygıtını yırtarak çıkarılırdı
o şimdi
dışlanmış bir taş olarak
karlı kış gecelerinde
acılı bir genç şairin her geçişte
hüznüne tanık olduğu
metruk bir kümbet denli müşahhas
aşktır-ve o
ne rahim bir yürüyüştür gecede
gök çizemezdi
yüksek evler yapardı yitik kadın yüzleri- bir güm
o kentin
-tarihsel bir kenttir-
o çarşısındaki hasır iskemleli kahvede
onu bir cenini çizerken ağlar gördüm
bütün öğeleri belliydi ama neden gözsüz
ama neden bir kaleden artmış kapı tokmağı gibi
ıssız ve dokunaklı
diye sormadım çünkü ben
ağlayanları severim ve güzeldir ağlamak
denebilir ki-
bir insan en çok ağlarken güzeldir
vakit de akşamdı dışarda kar vardı
kar yüzyıllardır alabildiğine vardı
insanlar doğar konardı konar göçerdi
sonra o bütün resimlerini yırttı-
birden kaybolmuştu
arıyor diye duydum bir şeyi
çağın unutturmak istediği
belki derin bir gök resmini
ye’si biçen o eşsiz kılıncı gürbüz hamleyi)
koyar gibi o güzel yapının üstüne
ya da komaz gibi taş üstüne taş
(ben daha çok taşları mı anlıyorum nedir
ve nedir taş-
çakmak taşı satranç taşı
sapan taşı göktaşı)
reddetmek gerekiyor kimi taşları ve şeyleri
-o göz çıkarır sadece-
ortadaki gökkasabı gökdeleni
tanrısız tecimevlerini caminin hemen önündeki
ana caddedeki aykırı kadın salınışını
yanlış konumunu gülün evlerde bahçelerde
ve hatta parklarını bile bu taş mekanın
reddetmek gerekiyor
kan- çoğalan bir suret ve kendini
ta içerlerde bir yerin üşüyor-duymuyormusundur
yinelenir durur -şu sanki ne diye- akşam ki
dönüp nefsini içine tuttuğun yüzündür
senin yüzün -paramparça
bölük pörçüktür
şu kuytu kalabalıkta
şu yalnızlıkta
ivedi ve kirlisarı
dişiliğini kullanıyordur kuşku
lüks oteller gibi kuşku
kuşku
o yüz
diyor yoruldum -aynalar
gösterebilir mi hiç -bana sonumu
nedensiz başladım oyunculuğa
bitireceğim raslantıyla -oyunumu
dostlarım da
var -intiharlar
her akşam ıslak-yapışkan
saçlarıyla girip odama
paniğimden pay toplarlar)
halk içinde yüzdeki ben gibiler
eldeki siğile
çıbana -etin yumuşak bir yerinden sökün eden-
döndü halk ve cüzzam ne yürüdü
ve hep bir yaprak değil miyiz ki
bir zaman yarıp çıkmak serüveninde
özdalımızı
topu topu bir mevsimi yaşarız işte
müşa’şa’ bir sonbahar figüranıyız
hepimiz de
ve cüzzam ne gün yürüdü sormalı
değil mi ki ebabil
adil
bir infazın adıdır
ve insan
-ne şu ne bu-
iyioyunundan
sorulmayacak mıdır
8
(kıstak)
her dakika
henüz ölmüş gibi ebuzer
kimsesizsindir
içlemin gamevi ay emek
avcının elegözlü nesnesi
kaybettiğin divit -kırdır
faniliğindir o ağaç ki
zekeriya onda saklıydı
-ortadaki göçük
içerdeki dehşet
pusudaki bungu
kıyım mahzen kan -
çok kandil kırılmış -sanki geç
herşey için – niçin
ertelenir sanır insan herşeyi
öyle sanır – yeniden han
o ölümsüzlük gibi mutantan
taş – düşmüş
vardır – orada nasılsalar öyle
apaçık
kırıktırlar
(1991 Yılında İlhami Çiçek anısına yayınlanan “Göğekin” kitabından)

2
kaçıp
o mağrur gemiler ki açıklarda
ün geldi ey iskender
artık anlaşılmıştır günün akşamlılığı
eğilip o oyuncu
taşlar sürüldüğünde
çağı binip


Pekiyi gerçekte satrançla arası nasılmış Çiçek’in?
Satranç oyununu kullanmam rastlantı değil. Geometrik bir tarih âdeta satranç. Yaşama tam denk düşüyor. Yaşam da bir geometridir, evet, ama epeydir yüzü çizik çizik bir ‘satıh’ görünümünde.
Bir de oyun sözcüğü… şiirli, katı, acımasız, yoğun çağrışımlı bir sözcük oyun sözcüğü. Sonra oyuncu, çağ’dır. Satranç oyununun kendisi de bir şiirdir. Oynarken bilinçle yenildiğim olur. Karşı taraf şahımı sıkıştırdıkça fevkâlade anlar yaşarım. Bütün bunlardan yararlandım elbet. Çağımdan, tarihe, Öğretiye sürekli göndermelerde bulunarak bir oyun kurmak istedim.” (GöğEkin, İlhami Çiçek’in Anısına, 1991.)
Sekiz bölümlük şiirin diğer -ve en az öncekiler kadar çarpıcı- bölümleri:
3
bir ara dilim sürçse
anlat
vardın
aykırı sür
4
yel ki ince
insan
yalnız hüznü vardır kalbi olanın
sınav
5
anlat
yanında
gördüm ki çatlıyordu
kabusa beyaz bir su
‘ve sabır


6
çünkü satrançta
ey aşk
oynanan
sahi şebçerağ nerde
bu nasıl iskender
‘hişt! dostlarıma şunu haber ver
intikam içli bir marştır gerçekte
(o yıllar bir ressam tanırdım
bu taşı da sürüyorum
sözgelimi sapan taşını
çağa çıktığımda
(çağı deştiğimde
azaldı
kesik kesik solur
yazı ebediyyen vardır
dili faldır aşkın ey taş

Imerologio Monaxias

Kültürler arası etkileşim kaçınılmaz. Her kültürden tembel müzik adamları, başka kültürlerin şarkılarını alıp, üstlerine kendi dillerinde söz uydurup piyasaya sürerler; bu bilinir. "Aranjman" deyince havalı da olur, geçinir giderler.

Giannis Parios iyi bir müzisyendir.  Şarkının adı Türkçe'ye "Yalnızlığımın Takvimi" olarak çevrilebilir.
Alpay ve Ajda Pekkan, aynı müzik üstüne iki ayrı Türkçe sözle söylüyorlar ve elbette Ajda Pekkan versiyonundaki sözler, orijinal sözlere daha yakın. Ajda Pekkan Ve Alpay yorumları da, Yunanca şarkı sözünün altında.



Πρώτη μέρα της μοναξιάς μου
Tί σου 'χω φταίξει όλο ρωτώ
Kι όλα τα λάθη σου να τα πληρώνω τώρα εγώ

Δεύτερη μέρα της μοναξιάς μου
Πάλι η φωνή σου απ' το τηλέφωνο
Мου λέει πως κάνω λάθος τον αριθμό

Tρίτη μέρα της μοναξιάς μου
Мου λένε οι φίλοι θα την ξεχάσεις
Мε τον καιρό

Εσύ δεν ήσουνα που μ' ορκιζόσουνα
Πως μια ολόκληρη ζωή δε θα μ' αρνιόσουνα
Εσύ δεν ήσουνα που μ' ορκιζόσουνα
Πως μια ολόκληρη ζωή δε θα μ' αρνιόσουνα

Τέταρτη μέρα της μοναξιάς μου
Πόρτες παράθυρα κλειστά
Тα φώτα μένουν μέσα στην κάμαρα πάντα σβηστά

Πέμπτη μέρα της μοναξιάς μου
Аν είναι μέρα, αν είναι νύχτα
Оύτε το νιώθω, ούτε με νοιάζει, ούτε ρωτώ

Έκτη μέρα της μοναξιάς μου
Мου λένε οι φίλοι θα την ξεχάσεις
Мε τον καιρό

Ajda Pekkan - Yalnızlık Yolcusu


Alpay - Hayalimdeki Resim


Sen Nerdesin - Bir Şiir ve Şarkı

Faruk Nafiz Çamlıbel'i ancak okul yıllarımızdan anımsarız "Han Duvarları" şiiriyle. Bir çok diğer şair için geçerli olduğu gibi, Faruk Nafiz için de bir tiksinme duygusu uyandırılmıştır çoğumuzda. Bu duygunun oluşmasında deneyimlerin payı büyüktür: "Lisede edebiyat kitabında adam gibi bir yazar ya da şair bulunduğunu görmedim!"



Şimdilerde herhalde daha kötüdür ama bizim zamanımızda Orhan Veli'den ötesi yoktu Türk şiiri adına bu kitaplarda. Oysa belki Faruk Nafiz'in de iyi şiirleri vardır. Belki "Han Duvarları" bile -lise edebiyat kitabına girme sabıkası gözardı edildiğinde- iyi bir şiirdir. Bereket versin "Sen Nerdesin" şiiri Lise kitaplarına düşmemiştir de, göğsümüzü gere gere iyi bir şiir olduğunu söyleyebiliriz. Eski yazıyla basılmış kitap elan mevcuttur.

Sen Nerdesin?

Caddeden sokaklara doğru sesler elendi
Pencereler kapandı kapılar sürmelendi.
Bir kömür dumanıyla tütsülendi akşamlar
Gurbete düşmüşlerin başına çöktü damlar...
Son yolcunun gömüldü yolda son adımları
Bekçi sert bir vuruşla kırdı kaldırımları.
Mezarda ölü gibi yalnız kaldım odamda:
Yanan alnım duvarda sönen gözlerim camda
Yuvamı çiçekledim sen bir meleksin diye
Yollarını bekledim görüneceksin diye.
Senin için kandiller tutuştu kendisinden
Resmine sürme çektim kandillerin isinden.
Saksıda incilendi yapraklar senin için
Söylendi gelmez diye uzaklar senin için...
Saatler saatleri vurdu çelik sesiyle
Saatler son gecenin geçti cenazesiyle
Nihayet ben ağlarken toprağın yüzü güldü
Sokaklardan caddeye doğru sesler döküldü...

Böyle bir şiiri beğenmeyecek kişi azdır. "Tüm zamanların gelmiş-geçmiş en iyi şiiri" olmayabilir -kim bilir; belki de en iyisidir!- ancak nefaseti şüphe götürmez. 
"Babamdan bir şey öğrendim: İyi şarkı, iyi şiir üstüne yapılır" diyen Timur Selçuk da bu fikri paylaşıyor olacak ki, aynı güzellikte bir beste yapmış. Modern Folk Üçlüsü - Timur Selçuk yorumu:


So Long, Marianne

Marianne Ihlen ve Leonard Cohen

Marianne Ihlen, sevgilisi Alex Jensen'le beraber Oslo'dan Yunanistan'ın Hydra Adası'na geldiğinde 20'li yaşlarının başında. 1950'li yıllar. Kendilerine beyaz badanalı bir ev alıp adaya yerleşiyorlar ve burada bir de çocukları oluyor.
Hydra Adası o dönemde aralarında  Göran Tunstrøm ve Leonard Cohen'in de olduğu, oldukça başarılı sanatçılara ev sahipliği yapıyor.
Mutlu geçen bir kaç yıldan sonra Alex, Marianne'i ve adayı terk ediyor. Marianne üzgün bir şekilde sahilde dolaşırken biri ona sesleniyor: "Gelip bize katılmaz mısın?". İşte o "biri" Leonard Cohen'den başkası değil. "Hayatında gördüğü en güzel kız" olduğunu söylediği Marianne'ı arabayla Yunanistan'dan Oslo'ya kadar götürüyor.
Bir kaç ay kadar sonra Marianne Montreal'den bir telgraf alıyor: "Evim var. Tek ihtiyacım kadınım ve oğlu. Sevgiler, Leonard."
1960'lı yıllarda Leonard, Marianne ve "Küçük Axel" beraber yaşıyorlar. Leonard "Flowers for Hitler" isimli şiir kitabını Marianne'e adıyor.

Şarkının bir versiyonu şöyle:

Aradan yıllar geçiyor. Kanada'da bir mezuniyet töreninde, okulun grubu bu şarkıyı söylüyor. Öğrenciler neşeli. Herkes mutlu. Derken, sahneye yaşlı bir adam çıkıyor ve çocuklara musallat olup şarkıya eşlik etmeye başlıyor. Bizde olsa o adamı hemen sahneden indirirler ama o yaşlı adam şarkıyı sonuna kadar söylüyor ve büyük alkış da alıyor. Bakalım yaşlı adamı tanıyabilecek misiniz?

Şarkının sözleri de şöyle:

Come over to the window, my little darling,
I'd like to try to read your palm.
I used to think I was some kind of Gypsy boy
before I let you take me home.

Now so long, Marianne, it's time that we began
to laugh and cry and cry and laugh about it all again.

Well you know that I love to live with you,
but you make me forget so very much.
I forget to pray for the angels
and then the angels forget to pray for us.

Now so long, Marianne, it's time that we began ...

We met when we were almost young
deep in the green lilac park.
You held on to me like I was a crucifix,
as we went kneeling through the dark.

Oh so long, Marianne, it's time that we began ...

Your letters they all say that you're beside me now.
Then why do I feel alone?
I'm standing on a ledge and your fine spider web
is fastening my ankle to a stone.

Now so long, Marianne, it's time that we began ...

For now I need your hidden love.
I'm cold as a new razor blade.
You left when I told you I was curious,
I never said that I was brave.

Oh so long, Marianne, it's time that we began ...

Oh, you are really such a pretty one.
I see you've gone and changed your name again.
And just when I climbed this whole mountainside,
to wash my eyelids in the rain!

Oh so long, Marianne, it's time that we began ...

Fields of Athenry




Dublin'de, Büyük Kıtlık (an Gorta Mór) Anısına

Yıl 1845. Yer İrlanda.
O zamanlarda halkın temel besin maddesi patates. Herkes patates ekiyor, patates yiyor, patates satıyor.
O yıl çok büyük bir kıtlık hüküm sürmeye başlıyor ve İngiliz hükumetinin sömürgeci anlayışıyla da birleşerek beş uzun yıl sürüyor. Bu felaket İrlanda ahalisinin bir milyonunun ölümüne neden olurken, bir milyonu da başka ülkelere -çoğunlukla Yeni Dünya'ya- göç ediyor.





Sultan Abdülmecid ve Kraliçe Victoria


Elbette bugün Somali'ye yardım eden dünya, o günlerde de İrlanda'ya yardım etmek istiyor.
Söylenene göre Sultan Abdülmecid de, 10.000 İrlanda Sterlini yardım göndermek istiyor ancak Kraliçe "Yahu ben bile 2.000 Sterlin gönderdim. Sen ancak 1.000 Sterlin gönderebilirsin." diyerek bu teklifi geri çeviriyor. Bunun üzerine sultan 1.000 Sterlin yardım gönderiyor ancak yanına da üç gemi dolusu erzak ekliyor. İngilizler bu insani yardımı engellemeye çalışıyor ancak Osmanlı gemicileri, erzağı gizlice Drogheda Limanı'na ulaştırmayı başarıyorlar.
Aynı saatlerde, İngiliz Sömürge Valisi Sir Charles Edward Trevelyan, Amerika'dan tatlı patates getirtmiş ve ambarlarında saklıyor ve dağıtmıyor. Bunu duyan halk, Trevelyan'ın ambarlarına akın ederek, aileleri ve kendileri için yiyecek bir şeyler bulabilmek umuduyla patates istiyorlar, Trevelyan vermiyor.



Sir Charles Edward Trevelyan

Açlıktan ölümle yüz yüze gelen halktan bazıları, zorla biraz patates almaya teşebbüs etseler de, yakalanıyorlar ve zindanda, Botany Bay'e (bugünkü Sydney) sürülmek üzere kendilerini götürecek gemiye bindirilmeyi bekliyorlar.

Pete St. John tarafından 1970'lerin ortalarında yazılan ve ilk olarak 1979 yılında Danny Doyle tarafından kaydedilen bu şarkı, İrlanda'da uzun süre "ilk on" listelerinde kalıyor.
Şarkıyı 40'dan fazla sanatçı ve grup seslendirmiş. Aralarından Paddy Reilly ve The Dubliners yorumlarını aşağıda izleyebilir ve sözlerini de yazının sonunda bulabilirsiniz.






By a lonely prison wall,
I heard a young girl calling
Michael, they are taking you away,
For you stole Trevelyan's corn,
So the young might see the morn.
Now a prison ship lies waiting in the bay.

Low lie the fields of Athenry
Where once we watched the small free birds fly
Our love was on the wing, we had dreams and songs to sing
It's so lonely 'round the fields of Athenry.

By a lonely prison wall,
I heard a young man calling
Nothing matters, Mary, when you're free
Against the famine and the Crown,
I rebelled, they cut me down.
Now you must raise our child with dignity.

Low lie the fields of Athenry
Where once we watched the small free birds fly
Our love was on the wing, we had dreams and songs to sing
It's so lonely 'round the fields of Athenry.

By a lonely harbor wall,
she watched the last star falling
As that prison ship sailed out against the sky
Sure she'll wait and hope and pray,
for her love in Botany Bay
It's so lonely 'round the fields of Athenry.

It's so lonely 'round the fields of Athenry.

Low lie the fields of Athenry
Where once we watched the small free birds fly
Our love was on the wing, we had dreams and songs to sing
It's so lonely 'round the fields of Athenry.