4 Temmuz 2017 Salı

Kriegspiel / War Game / Tatbikat :: Harika Bir Satranç Türevi



Kriegspiel ya da ülkemizdeki satranç camiasındaki yaygın adıyla War Game, bazı satranç kulüplerinde zaman zaman moda olan, diğer kulüplerde ise sürekli oynanan ve hemen her satranççı tarafından çok sevilen bir oyun. Bu oyunda, her oyuncu yalnız kendi taşlarını görüyor ve rakibin hamlelerini görmeden oynuyor! Nasıl mı? Yazının devamında yanıtı bulacaksınız.
War Game, Henry Michael Temple tarafından 1899 yılında geliştirilmiş. Aslında Temple'ın yaptığı, 1812 yılında Georg Von Reiswitz tarafından geliştirilen Kriegspiel isimli masa oyununun satranca uyarlaması.
Oyun üç satranç tahtasıyla oynanıyor. Tahtalardan birine beyazlarla, ikincisine de siyahlarla oynayan oyuncu oturuyor. Üçüncü tahta hakeme ayrılmış durumda. Bu tahtada hem beyazın hem de siyahın taşlarını, yani gerçekte oynanan oyunu görebiliyoruz. Deneyimli War Game oyuncuları, yeteri kadar hamle yapıldıktan sonra, rakibin taşlarının konumlarını da çok az hata payıyla belirleyebiliyorlar. Elbette bu saptamaları yapabilmeleri için, oyunculara bazı olanaklar veriliyor. Bu oyunun da kendi içinde bir çok türevi olmasına rağmen, aşağıda ülkemizde en fazla kullanılan kurallar bütününü bulabilirsiniz.
War Game Kuralları
  1. Hakem, her iki oyuncunun da duyabileceği şekilde, hamle sırasının hangi renkte olduğunu söyler. Hamle sırası kendinde olan oyuncu sessizce hamlesini yapar, hakem hamleyi görür, hakem tahtasında (ana tahtada) hamleyi oynar ve diğer oyuncunun sırasının geldiğini ilan eder.
  2. Her oyuncunun, her hamle için iki tane imkansız hamle yapma hakkı vardır. Aynı hamle içinde üç imkansız hamle deneyen oyuncu, oyunu kaybetmiş sayılır.
  3. Oyunculardan biri şah çektiğinde, hakem bunu "beyazlar/siyahlar şah çekti" biçiminde ilan eder. At şahları ayrıca belirtilir. Örneğin: "Beyazlar at şahı çekti."
  4. Oyunculardan biri, rakibin taşını aldığında hakem, taşı kaybedenin masasından kaldırır ve taşı kazananın masasına bırakır. Böylece her iki oyuncu da tahtadan hangi taşın çıktığını bilir.
  5.  Satrancın tüm kuralları geçerlidir. 50 hamle kuralı, üç fotoğraf konum kuralı, geçerken alma, v.s.



    - Zaman içinde War Game'e özel bir açılış teorisi de geliştirildi. Teori, rakibin yapacağı ya da deneyeceği tüm hamleler hakkında mümkün olduğunca fazla bilgi edinebilmek üstüne kurulu. Örneğin, deneyimsiz bir oyuncu, atıyla tahtanın ortasında normal bir hamle yaptığını sanırken bir anda kendini at şahı çekmiş durumda bulur ve atını kaybediverir!
    - Oyunda rakibini taşlarının yerlerini belirlemek ve mümkünse o taşları almak için kullanılan en etkili araç imkansız hamlelerdir. Bir oyuncu exd5 denediğinde bu hamle mümkün ise, mutlaka bir taş almış demektir. Bu nedenle, oyuncular her hamlede genellikle bir ya da iki piyon alış hamlesi deneyerek, ortalıkta dolaşması olası bir takım ağır taşları toplamayı beklerler.
    - Hamlenizi yaptığınızda hakemin rakibin masasından bir taş kaldırıp, getirip o taşı size vermesi normaldir. Ancak öyle bir durum vardır ki; hamle sırası rakipteyken bir piyon kazanırsınız! Bu hiç hayra alamet değildir çünkü o piyonun tek anlamı vardır: Piyon sekizinci yataya kadar ilerlemiştir ve terfi etmiştir! (vezir, kale, at ya da fil olmuştur)
War Game için, standart cebirsel notasyona eklemlenen bir notasyon sistemi de geliştirilmiş olmakla beraber, ülkemizde genellikle oyundaki hamlenin yanına,  yalnızca denenen hamleler yazılır.
Örnek bir War Game maçı:
[pgn]
[Event "Skirmish"]
[Site "UC Berkeley"]
[Date "2004.11.02"]
[Round "1"]
[White "Player1"]
[Black "Player2"]
[Result "1-0"]
[Variant "Kriegspiel (Berkeley)"]
[Filtered "no"]
1. e4 f6 2. e5 fxe5 3. Qh5+ g6 4. Be2 (Qf7) gxh5 (exf4, h5) 5. Bxh5#
1-0

29 Mart 2017 Çarşamba

"Aynasız" İfadesi Nereden Gelir?



Ayna, tüm kültürlerde çok önemli yer tutan bir öge. Öyle ki, "Spaniard" tâbir edilen, Orta Amerika Kıtası'na yayılan ilk İspanyolların -kralın som altından tahtı dahil- bir çok değerli objeyi, karşılığında takas edip, ilk kazık atmakta ilk kullandıkları şey aynadır çünkü aynayı bilmeyen bir toplum için, ayna altından değerli olabilir

İnsanlar "ayna" niyetine, muhtemelen, göller ya da bir kaba doldurulmuş gibi duru suyu kullanmışlar. [Gilette firmasının kökenlerinin de neolitik devre dayandığı ve firmanın, kocasının en azından ayda bir traş olmasını isteyen bir kadın tarafından kurulduğu(!) söylenir. Herhalde günümüzde bile, askere giden her genç, o kadını rahmetle anıyorlar.]
Daha sonra, Anadolu ve Mezopotamya'da M.Ö. 6000 yılından beri çeşitli kültürler, obsidyeni parlatarak biraz daha işe yarar aynalar yapmışlar.Devamında da, olay bakırı bronzu cilalamak, camdan aynalar yapmak derken, günümüzdeki cep telefonunun kamerasını açıp traş olmaya kadar ilerlemiş. Tabii bu erkek tarafından bir bakış açısı. Ya bir erkek, savaşın ortasında, bir kadının ayna karşısında saçlarını taraması hakkında ne düşünür? Aragon'a soralım:



Trajedimizin güzel tarafındaydı
ve uzun bir gün boyunca aynasının karşısına oturup
altın sarısı saçlarını tarıyor ve
sabırlı ellerini bir yangını söndürürken
gördüğümü sanıyordum.

Trajedimizin güzel tarafındaydı
ve uzun bir gün boyunca aynasının karşısına oturup
altın sarısı saçlarını tarar ve
inanmadan bir arp havası çaldığının
trajedimizin güzel tarafında olduğunu
söyleyeceğim geliyordu.
Bu uzun gün boyunca aynasının karşısında oturup
altın sarısı saçlarını tarıyordu.
ve hafızasını zevke şehit verdiğini söyleyeceğim gelirdi.

Yangının sonsuz çiçeklerine yeniden yaşam vermek için
bütün bu uzun gün boyunca aynası karşısında otururken
onun yerinde bir başkasının söyleyebileceğini söylemeden
hafızasını zevke şehit veriyordu.

Trajedimizin güzel tarafındaydı
dünya bu lanetli aynaya benziyordu
tarak bu tezgahın alevlerini paylaşıyor
ve ateşler hafızamın köşelerini aydınlatıyordu.

Trajedimizin güzel tarafındaydı
haftanın ortasına perşembenin oturması gibi
ve hafızasına oturan tüm bir uzun gün boyunca
aynasının derinliklerinde öldüğünü görüyordu
trajedimizin, adını size söylemeden bileceğiniz
uzun gecelerin alevlerini imleyen
en iyi aktörleri ve aynadakilerin en iyileri
ve kalktığındaki altın sarısı saçları
ve hiçbirşey söylemeden
yangın sarısı bir röfleyi taraması.
----------------------------------------------------------


Ya daha sonraki edebiyatçılar neler demişti acaba?

Murathan Mungan'ın "Aynalı Pastane" öyküsü, bugüne kadar okuduğum en "aynalı" şeylerden biri. Öykünün kahramanı, bir masal içinde, aynalı pastanelerden birinin içindeki aynadan geçiverir.
"Günün birinde yazdıklarımdan bir perde çekeceğim hayatıma. Herkes kağıt üstüne yazılanları benim hayatım sanacak, ben de hayatımı saklamış olacağım böylelikle. Saklanmanın en iyi yolu fazla görünmektir, biliyor musun? Herkes seni gördüğümü sanır, sen de rahat edersin. Kasada oturan kız gibi! Herkes kasadaki kızı görür, ama kimse tanımaz."
------------------------------------------------------------

Ayna yapımının tarihi, Orta Doğu ve Osmanlı'da da oldukça gerilere gidiyor ve başlı başına bir meslek. "Aynasız" ifadesini anlamak için önce "aynalı" ifadesine bakmak gerekiyor. Büyük dedelerimizin çok rağbet ettiği köstekli saatlerden başlayalım: Köstek, saate takılan parlak zincirdir. Kostak sözcüğünün de buradan evrilmiş olması olasılık dahilinde. Kostak, tam olarak "aynalı" demek.Yâni: "havalı" , "ışıldayan". Aynasız da bunun zıddı: "pis, kirli".

Pekiyi, neden polislere "aynasız" der olmuşlar?

Çeşitli söylentiler var.  Bir şehir efsanesi, polislerin bıyık bırakmaları yasak olduğu için ayna ve tarak taşımadıkları yönünde.Oysa, polislerin bıyık bırakmaları ancak 1980'den sonra yasaklanmıştı.

Diğer efsaneye  göre ise, vaktiyle polislerin kullandığı Renault 12 arabaların sağ kapı aynası olmamasından kaynaklanıyormuş.



Elbette bunların gerçekle ilgisi yok çünkü bu ifade çok daha eskiden beri kullanılıyordu. XVIII ve XIX. yüzyıllarda ortaya çıkan, giyimleri Cezayir korsanlarına benzediği için "Cezayirî" de denen, genellikle "bitirim" ya da "kabadayı" olarak anılan kişileri betimlemek için kullanılmış bir kavram "aynasız" yani, "yaramaz, pis, kirli".

Daha sonra, özellikle Osmanlı'nın son dönemlerinde, en ufak bir şüphede bile, çoğunlukla da masum kişilerin bile karakola işleri düştüğünde, önce falakaya maruz kalıp, sonra arz-ı hallerinin sorulması üstüne halk arasında, zabitleri tanımlamak için "aynasız" ifadesi kullanılmaya başlamış ve ifade, cumhuriyet dönemine de miras kalmış. Yazıyı, bir Rum kabadayısını anlatan Yeni Türkü şarkısıyla noktalıyorum.




16 Ekim 2015 Cuma

Atatürk satranç oynar mıydı?


İş Bankası tarafından basılan ve başlayanlara yönelik hazırlanan satranç kitabının başında Atatürk'ün çok iyi satranç oynadığından bahsedilir. Yukarıdaki fotoğraf da Sertaç Dalkıran'ın sergisinden. Fotoğrafı bizzat kendim çektim ve iddiaya göre takım Atatürk'e aitmiş. Elbette onun gibi dahi bir komutana satranç oynamak çok yakışır. Napolyon da satrancı severdi ama çok iyi oynuyor muydu emin olamıyoruz. Peki Atatürk nasıl satranç oynardı?

Oynamazdı! Atatürk'ün satranç oynadığına dair hiçbir kaynak görmedim. Elbette tüm kaynakları taradığımı iddia edemem ama pek çok anıda hiç geçmemektedir. İsmet İnönü oynardı ve de iyi oynardı ama Atatürk ile hiç oynadığını duymadık. 

Atatürk iyi poker oynardı! Elbette bu bilgi ancak ileride ders haline gelir de kitabı olursa önsöze yerleştirilebilir ama bana göre babaya da kesinlikle poker yakışırdı. Atatürk akşam misafir ettiği konsolosları pokerde epey bir ezermiş. Atatürk iyi bir pokerciydi çünkü hasmını iyi tanır ve çözerdi. Hangi koşullarda nasıl davranacakları konusunda inanılmaz öngörüsü vardı. Kurtuluş Savaşı bile inanılmaz bir şekilde alınan riskle kazanılmamış mıydı?  İsmini hatırlamadığım bir komutan tüm güçleri bir yere yığıp saldırmayı delilik olarak değerlendirirken Atatürk "Bizim cephe savaşına harcayacak vaktimiz yok" diye riskten kaçınmamıştı. Politik dehası ise askeri dehasını kat kat aştı. Sosyal yaşamda diğerleri acemi idi.

Atatürk satranç oynamazdı çünkü satrançta bilgisi biraz daha fazla olan kendinden aşağıdaki rakibi sabahtan akşama kadar yener. Atatürk'ün de İnönü'ye yenilmeye tahammül edeceğini hiç sanmıyorum. Satrançta ilerlemek için çok vakit ister. Hayat satranç için çok kısa. Atatürk iyi ki satrançla fazla vakit harcamamış :)

Siz tüm bu anti propagandaya rağmen satranca meraklıysanız sizin için satranç takımları

28 Mart 2015 Cumartesi

Quo Vadis Librum Meum?


Bu hafta "Kütüphaneler Haftası" imiş. Türkiye'de kayıtlı kütüphane okuru sayısı bir milyonken, Fransa'da bir çok milyon imiş. Türk halkı kütüphaneye gitmiyormuş. Zaten okumayı seven bir toplum da değilmişiz. Bizden adam olmazmış.

İki istatistik veri gördük diye kendimize "kara cahil" yaftasını yapıştırmadan, durup soluklanarak bir daha düşünmek istiyorum.

Yirmili yaşlarının başında bir üniversite öğrencisiyken vaktimin büyük bölümünü okul kütüphanesinde geçirirdim. Okuyacak, öğrenecek, araştıracak o kadar çok şey vardı ki, dersim olmadığı günlerde bile kütüphaneye gidebilmek için kilometrelerce yolu tepmek zorunda kalmak beni hiç rahatsız etmiyordu. Bunun yanında, o yaşlardaki bir genç için hiç de küçümsenemeyecek kişisel bir kütüphaneye de sahiptim ve genellikle aynız zaman zarfında bir kaç kitabı birden okur, birine ara verdiğimde diğerini karıştırmaya devam ederdim.

Memlekette İnternet işte o yıllarda yeni yeni yaygınlaşıyordu. İnternet ile ilk karşılaştığım ve ne olduğunu kavradığım anı hâlâ anımsıyorum: "Vay anasını! Bu şey, kitaptan da büyülü!". O devirde, bir kaç Gopher sunucusuna bağlanmaktan başka bir şey yapılamıyordu oysa. Sonraları, İnternet'te aradıklarımı bulmaya başladıkça fark ettim ki, günden güne kütüphaneye daha az gitmeye başlamışım. Bu kütüphane günleri tedricen azaldı ve sonunda tamamen bitti. Son onbeş yılda, kütüphanede geçen günlerim bir elin parmaklarını geçmez, zira basitçe gereksinimim kalmadı.
Sanırım pek çok kişi için de durum böyle. Belki çok nadir yayınlarla ilgilenen kişiler için durum farklı olabilir ama artık çok nadir yayınların bile büyük çoğunluğu da İnternet üstünden erişilebilir durumda. (Yoksa sizin kütüphaneye gitmeye gereksiniminiz var mı? Neden? Kütüphanecilik bölümünde mi okuyorsunuz?) Hemen hiç bir zaman kütüphaneye yolumuz düşmese de, istediğimiz her türlü veriye ve yayına, oturduğumuz yerden pekâlâ erişebiliyorsak, kütüphaneler de işlevlerini yavaş yavaş yitiriyorlar demektir.
"Kitabı tutmanın, sayfaları çevirmenin, kokusunu almanın zevki başka ama..." diyenleri duyar gibiyim. Doğru; bu bir zevk meselesi. Yalnızca hoşlandığı için, son model ve çok konforlu bir araba alabileceği parayla, gidip 1962 model Volkswagen Beetle (Nam-ı diğer "Tosbağa") alan kişi sayısı az değildir. Yine de büyük çoğunluğun, oyunu son model arabadan yana kullanacak olması da eşyanın tabiatı gereği. Vaktiyle ev taşırken koli koli kitap sırtlamaktan beli ağrıyıp -herhalde dünya üstünde özgül ağırlığı en fazla olan şey kitaptır(!)- yatağa düşenler, şimdi aynı kitapları bir flash disk içinde ceplerinde taşıyabilmenin rahatlığına nasıl hayır derler?

Eski sözlerden: "Alışkanlık yarı tabiattır." Biz ve bizden önceki kuşaklar, basılı kitaba alıştığımız için henüz tam olarak terk ettiğimizi söyleyemeyiz ama bizden sonraki bir-iki kuşak ve sonrakiler, muhtemelen kağıt bile görmeyecek. Kütüphaneler de "müze" işlevi görür duruma gelecekler. İster kabul edin, ister etmeyin, "Kütüphaneler Haftası" da, yakın zamanda "Yerli Malı Haftası" gibi kadük olacak. Beş kitaba verilen parayla bir tablet bilgisayar alınıp, içine binlerce e-kitap yüklenebildiği bir devirde, kitap sırtlanmaya devam etmek, e-kitaba göre çok daha ilkel bir veri aktarım aracına çok daha fazla para vermek, kütüphanelere gidip eski görkemli günlerine ağlamak isteyenler olabilir. Herkesin her türlü seçimine ve özgürlüğüne saygım var. Bu özgürlüklere "ustan sapma hakkı" da dahil. Yine de bu konuda tartışma yürütecek kişilerin önce cep telefonları yerine manyetolu telefon, bilgisayar yerine de daktilo kullanmalarında, tutarlılık açısından büyük fayda var.

Ortalama Türk insanı, ortalama Fransız'a göre, İnternet'i daha verimli şekilde kullanıyorsa, bunun adı "cehalet" midir?

26 Haziran 2013 Çarşamba

Allah'a Ismarladık Jorj Baba



Yazmaya hala elim varmıyor ama, Georges Moustaki 23 Mayıs 2013 günü gökyüzündeki yeşil çayırlara gitti. O gün benim bildiğim dünya da perdelerini kapattı, yerini başka ve bana yabancı bir dünyaya bırakarak bitti.
Jorj Baba -ya da sevenlerinin sıkça çağırdığı şekliyle "Jo"- beni tanımayan tek dostumdu.
Bir gün anneme "Acaba Jorj Baba, burada -Ankara'da- böyle bir evde oturan, benim gibi bir hayranı olduğunu biliyor mudur? Bir gün tanışmak, söyleşmek isterdim." dediğimde annem "Bazan olduğu gibi kalması daha iyidir. Tanırsın ve bir de bakarsın ki hiç beklediğin gibi biri değil. Hayal kırıklığına uğrarsın." demişti. Bu konuşmanın üstünden yıllar geçtikten sonra bir gün, Baba'nın Ankara'da konser vereceğini öğrendim. Gittim o konsere. Gittim ve elim varıp Baba'nın kulis kapısını çalamadım annemin yıllar önce söylediklerinin korkusundan.

Daha önce Jorj Baba'yla ilgili epey yazmıştım; onları tekrarlamayacağım. Dünya büyük bir şair, iyi bir besteci, güzel bir şarkıcı, yetenekli bir müzisyen, iflah olmaz bir anarşist ve yeri dolmaz bir insan kaybetti. Ben 19 yaşımdan beri şiirlerini okuduğum, şarkılarını söylediğim bir ağabeyimi kaybettim.
Tek tesellim... hiç bir tesellimin olmaması.

Üzgünüm.


30 Nisan 2013 Salı

Kurban olam!

Benden adam olmaz. İnsan işi - gücü savsaklamak istemeyegörsün; elinden her şey gelir.
Geçenlerde "Dünyanın tüm Rebetleri" şarkısını dinliyordum. Vamvarakis'in nefis bir şarkısı. Döngüye almışım; altta çalıyor ben başka iş yapıyorum. Derken, bir an için dikkatim şarkının sözlerine kaydı:




"Όλοι οι ρεμπέτες του ντουνιά
εμένα μ’ αγαπούνε
μόλις θα μ’ αντικρίσουνε
θυσία θα γενούνε"
"θυσία θα γενούνε" dilimize "kurban olayım" diye çevrilebilir. İlgimi çeken, aslında bir sürü şeyi bildiğimiz halde, üstünde fazlaca düşünmediğimiz için, bilmiyormuş olduğumuzu sandığımız durumu idi. θυσία "fisiya" diye okunabilir. Buradan aklıma Yahudi "İyd-i Edha"sı Hamursuz Bayramı'nın gelmesini nedense normal karşıladım. "Bu bildiğimiz Fısıh yahu!" dedim. İyi işte, fısıh. Oradan oraya geçmiş. İşine baksana be adam! Yook! Kurban çok ciddi ve çok eski bir kavram. Sözcüğü kim nereden aldıysa, kavramı da aynı kaynaktan edinmiştir. Bundan önemli iş olur mu!
Önce bildiğim yerlere baktım: Vikileksiko "Eski Yunanca" deyip geçmiş. Eğer "fısıh" gerçekten Yunanca kökenli ise, Yahudiler bu kavramı büyük olasılıkla Yunan Eli'nden öğrenmişler demektir. "Kurban" kavramı hemen her inançta bir şekilde vardır. Mutlaka insan ya da hayvan sunmak şeklinde olmayabilir. Tahıldan içkiye kadar her şey "kurban" olabilir. Öte yandan, kültürlerin birbiriyle etkileşmesi de çok normaldir. Özellikle bir inanç sisteminden söz ediyorsak, inanca kaynaklık etmiş dilin, inancı daha sonra benimsemiş toplumların kullandığı dile etki etmiş etmesi çok daha normaldir. Bakın, ezan Türkçe okundu, tutmadı. Arapçası yer etmiş çünkü. 
Biraz daha araştırdığımda İbranice "Pesah Korban" ifadesini gördüm ve artık tatmin olmuştum: Burada "çifte anlamlandırma" tabir ettiğimiz durum var. "Kara sevda" gibi ("Sevda" zaten Arapça "kara" demek. "Hacer-ül Esved" bir ışık yaktı mı?).
Aslını bilmediğimiz kavramları dilimize alınca böyle şeyler oluyor. Belli ki, İbranilerin başına da aynı şey gelmiş: Kavramı alıp çifte anlamlandırmışlar. Bu durum, "fısıh" sözcüğünün Yunanca olduğuna beni ikna etmeye yeter. Demek ki neymiş? İbraniler bu kavramı -dolaylı ya da dolaysız olarak- Yunanlılardan ödünç almış.  Pekiyi, Kutsal Kitap'ta kocaman "Çıkış" diye bir bölüm olduğuna göre, akılda tek soru kalıyor: "İbraniler bu kavramı Yunanlılardan doğrudan mı öğrendi, yoksa Mısır üstünden mi? Öyle ya: Yunanlılar ile Mısırlılar arasında bir sürü ilişki olduğu biliniyor (Ah Thales, ah!)". Eski Mısır'da "kurban" karşılığı olarak -kurban çeşidini de niteleyen- çok sözcük varmış, ancak hiç biri "fisiya"ya benzemiyor.

Şimdi biri bana "İbraniler gerçekten bir ara Mısır'da bulunmuş bir topluluktur" dese, çok ciddi şüphelenirim. On gün önce ise "Aç, 'Çıkış`ı oku!" derdim.

Bu yazı uzar ama, benden adam olmaz!  Önce beni bu naçar vaziyete gark eden şarkıyı, sonra da şimdi dinliyor olduğum şarkıyı ekleyerek "Gelen görüşlere dek!" diyelim.



8 Mart 2013 Cuma

Blöfçünün Rehberi - Satranç



Giriş ve Genel Prensipler

Bu rehberden azami yarar sağlamanız için öncelikle satranç oyununun kurallarını bilmenizde fayda var.  Bu bir satranç yazısı olmadığından biz bu kurallara girmeyeceğiz. Siz yine de güvendiğiniz bir kişiden bu kuralları mutlaka sorup öğrenin. Özellikle "geçerken alma" ve rok kurallarını doğru anladığınıza emin olun. Aman dikkat edin, anlatan kişi bu yazıyı okumamış olsun!

Satranç blöfçüsü olmak bir yandan kolay, diğer yandan çok zordur çünkü satranç bir çok açıdan futbola benzer. Maçın herhangi bir anında tahtaya (ya da sahaya) baktığınızda kimin atak yaptığını ve kimin savunma durumunda olduğunu anlamak çoğu kez kolaydır (çoğu kez!) ancak gözünüzün önünde olup bitenin bütün inceliklerini anlamak epey deneyim ister. Ayrıca, bir yorumcu olaya "Aha topu dikip vurdular gol oldu." şeklinde yaklaşırken bir diğeri "1950'den beri tutulan istatistik veriye göre bu mesafelerden rüzgara karşı sol ayakla kullanılan atışların kaleyi bulma ihtimali yüzde üç civarında. Yani bu gol için 'bahar aylarının ilk mucizesi' diyebiliriz " yorumunu getirebilir. Elbette ikinci yorumcu daha çok satacaktır. Sonuç olarak ortaya her düzeyden "futbol otoritesi" çıktığı gibi, her düzeyden "satranç otoritesi" de vardır. Ne yani, bu kadar rahat atılıp-tutulabilecek bir mecranın boş kalacağını mı sanmıştınız? Çok safdilsiniz. Niye? Satranç yorumcusu musunuz?

Bu alanda başarılı olmak istiyorsanız altın kuralı bir an için bile aklınızdan çıkarmamalısınız: "Asla satranç oynama!"
Kimse bir futbol yorumcusunun önüne topu atıp "Haydi bakalım, madem bu kadar biliyorsun vur şu topa da görelim!" demez. Oysa satranç blöfçüsü için, bir anda elinde portatif bir satranç takımıyla peyda olan bir rakip tehlikesi her zaman mevcuttur.
Satranç kulübüne ya da kahvehaneye/caféye devam etmeye başlayan satranç heveslisi, oyunun kendinden önce jargonunu kapar ve kısa süre içinde iyi-kötü bir satranç blöfçüsüne dönüşür. Oysa aynı adam satranç tahtası başına oturduğunda, tecrübeli bir göz, daha adamın taşları tutma şeklinden satrançla ilgi düzeyini anlayabilir ve adamın notunu anında verir. Bu nedenle satranç oynamamak için sağlam bir bahaneniz olması hayati öneme sahiptir. Örneğin şu bahanenin çok işe yaradığı görülmüştür: "Yirmi yıl kadar önce oynadığım son satranç partisinde bir an kendimi kaybedip, ahşap satranç altlığını rakibe kolye yaptım!". Bu bahane, karşıdaki kişinin bilinçaltına "Aman diyeyim, bu adam tahtayı benim de kafama geçirir!" mesajını verir ve böylece çok etkilidir. Siz de buna benzer bir bahane bulun ve hep aynı bahaneyi kullanmaya dikkat edin çünkü çoğu satranççıda fil hafızası vardır ve ilk olarak onbeş yıl önce anlattığınız bir hikayeyi daha sonra farklı anlatırsanız yakayı ele vermeniz çok büyük ihtimaldir.

Blöfçünün satranç alanında sahtekarlığının ortaya çıkmaması hususunda işini zorlaştıran bir diğer olgu da rating (kuvvet derecesi) listeleridir. Resmi turnuvalara katılan bir satranççıya, en geç ikinci turnuva sonunda bir kuvvet derecesi verilir. Bu derece, rakiplerin rating ortalaması ve o rakiplere karşı alınan neticeler baz alınarak hesaplanır. Bu bilgi aslında kişinin özel hayatının en mahrem bölümünde saklanmalıdır ve bu bilgiyi açıklamak suç olmalıdır (çünkü bu veriye bakarak sizin aslında üç kağıtçının teki olduğunuz hemen anlaşılacaktır). Yazıktır, bu veri elan kamuya açıktır; çabucak bir Internet sorgusuyla bulunabilir. Satranç oynamama bahaneniz sağlamsa bu durum sizin için sorun teşkil etmeyecektir: "Yirmi yıldır oynamıyorum be adam! Ne ratingi?"
Size yönelen bu saldırıyı bir yol atlattıktan sonra, artık bu rating meselesi sizin elinizde bir silaha dönüşür ve söylediklerinizin doğruluğunu sınamaya kalkan cüretkar terbiyesize bu kez siz kahredici biçimde sorarsınız: "Ratinginiz kaç sizin?"
Bu soruya alacağınız yanıt önemlidir. Eğer duyduğunuz sayı 1800'ün altındaysa meydan sizindir. İstediğiniz gibi atıp tutabilirsiniz. 2000 üstü bir şey duyarsanız çok temkinli konuşmanızda fayda vardır. 2200 üstü bir şey duyarsanız muhtemelen sizin için bir yarı-tanrı sayılabilecek biriyle konuşuyorsunuzdur. Bu durumda onu dinleyin ve bol keseden sallamayı aklınızdan bile geçirmeyin. O adamın satrançtan ne kadar iyi anladığını anlamış olmanız da satranç bilginizin ortaya çıkması ve saygı uyandırmanız açısından yeterlidir. Yeri gelmişken: satrançta rating yanında bir de unvanlar vardır. Bu unvanlar belirli bir ratingi tutturmanın yanında, turnuvalarda alınan başarılara (normlara) göre verilir. Kabaca rating > 2500 durumu bir büyük ustayı (Grand Master (GM). Siz de bir büyükustadan söz ederken "ge me" demelisiniz) tarif eder. rating > 2400 uluslarası usta, rating > 2300 ise FIDE ustasına denk bir oyun gücünü anlatır. (FIDE: Uluslararası Satranç Federasyonu. Siz her zaman "Fédération Internationale des Échecs " , "federasyon enternasyonal dez eşek" şeklindeki fransızca açılımını kullanın ve eşekle ilgili şakalar yapmaya çalışanlara çok pis aşağılayıcı bakışlar fırlatın. Sloganı da "Gens una sumus" yani "biz bir aileyiz". Söylemeye gerek yok ama, siz "Gens una sumus" formunu tercih edeceksiniz ve anlamını soran olursa yanıt olarak imalı imalı gülümseyeceksiniz.)
FIDE'nin rating sistemi, "elo" olarak anılır (bu sistemi Arpad Elo isimli bir profesör ortaya atmıştır. Bu ismi ezberleyin). Bunun yanında yerel federasyonlar da kendi rating sistemlerini kullanırlar. Bizdeki yerel ratinge UKD (ulusal kuvvet derecesi) denilir. Genellikle elo öncelikli tutulur. Bu yüzden rating sorusunu "Elo'n kaç?" şeklinde sormak da iyidir.

Satranç camiası üyeleri genellikle birbirlerini -çoğunlukla ismen dahi olsa- tanırlar. Size "Şu kişiyi tanıyor musun?", "Bu kişiyi tanıyor musun?" soruları mutlaka yönelecektir. Bu durumda yapmanız gereken "Ben onları tanımam ama onlar beni tanır!" demektir. Böylesi bir ego patlaması sizin mahir bir satranççı olduğunuz konusunda tüm şüpheleri silecek ve herkesi ikna etmeye yetecektir.

Blöf yaparken dikkat edilecek bir diğer husus: Asla doğrudan hamle söylemeyin. "Af3 oynasa iyiymiş." derseniz kesin bir ifadede bulunmuş ve bir tartışmaya zemin hazırlamış olursunuz çünkü söylediğiniz her hamle analiz edilerek iyi ya da kötü olduğu bulunabilir. Siz satranççı olmadığınıza göre muhtemelen kötü bir hamle söyleyeceksiniz. Ayrıca, siz mutlak otoritesiniz. Kimse sizle tartışmaya cesaret edememelidir. Bu nedenle mutlaka muğlak ve soyut konuşmaya dikkat edin. "Af3 oynasa.." yerine "At hangarda duruyor. Artık bir yerden o atı oyuna sokması lazım!" dediğinizde hem satranç bilginizi tüm ağırlığıyla ortaya koymuş olursunuz, hem de kimse çıkıp "yok ağabey, atı oyuna sokmaya gerek yok!" diyemez.

Hitap tarzı da ayrı önem arz eder: Zayıf satranççı olduğunu sezdiğiniz birine, yaşı kaç olursa olsun mutlaka "genç" diye hitap etmelisiniz. Yapılan bir yoruma karşı "Şimdi genç, ..." diye başlamak kahredicidir.

"Üçkağıtçı" filminden bir kare.

Gerekli Kavramlar ve Jargon:

1. Geçerken Alma: "en passant" şeklinde yazıp (kısaltması "e.p.") "an pasan" şeklinde okuyacaksınız. Zinhar "geçerken alma" demeyeceksiniz ve yanlış yerde kullanmamak için ne olduğunu biliyor olmalısınız. Bir kez kavrandıktan sonra her türlü muğlak ve şiirsel ifade içinde gideri vardır ve süksesi büyüktür. Örneğin: "Bulutlar en passant damlatıp gittiler/ Susuzuz yine."

2. Taş Değişmek: Rakipten bir taş alırken, karşılığında bir taşınızı vermek. "taş değişmek" çok yerinde ancak çok amatörce bir ifadedir. Siz her zaman "taş kesmek" diyeceksiniz. Örnek: "Hmm. Beyaz filleri niye kestiler ki durup dururken?". "Taş kesmek" alternatifi olarak "kırışmak" ve "tokuşmak" da kullanılabilir.

3. Oyunun evreleri: Bir satranç partisi genellikle üç evreden oluşur: Açılış, oyunortası ve oyunsonu. Açılış taşların oyuna girdiği evredir. Oyunortası, çeşitli manevraların yapıldığı, karşılıklı olarak kılıçların çekildiği bölümü, oyun sonu ise taşların kesilip, oyunun nihayete yaklaştığı evreyi anlatır.
Satrançta istisnaı olmayan tek prensip, her prensibin istisnaı olduğudur. (Örneğin hemen her durumda açılışta aynı taşla birden fazla hamle yapmak iyi değildir ancak bazı durumlarda aynı taşla dolaşıp durmak en iyi seçenek de olabilir.) Bir çok oyunda daha açılış evresinde taşlar kesilip, oyunortası atlanarak oyunsonuna geçildiği gibi, bir çok başka oyun da oyunortasında bir mat konumuyla bitebilir.

4. Feda: En can alıcı kavramlardan biri. Bir amaç uğruna, görece yüksek değerli bir taşı, düşük değerli bir rakip taşla kırışmak ya da bedava vermek. Örneğin filinizi rakibin piyonuyla değişiyorsanız "filinizi feda etmiş" olursunuz. Kaleyi fil ya da atla kırışmaya ise "kalite fedası" denilir. Ancak gerçek bir satranççı -sizi kastetmiyorum- asla "feda yapmak" demez. En çok kullanılan fiiller çakmak, vurmak, geçirmek ve patlatmaktır. Örnek: "Kalite patlatırsa parti bitiyor (~kazanıyor)." ya da "atı patlatmak için daha ne bekliyor?". Bu ifadeleri, baktığınızda hiç bir şey anlamadığınız ve karşınızdakinin de anlamadığına kanaat getirdiğiniz konumlarda kullanmak bilhassa faydalıdır.

5. Tahtanın Bölümleri:
a. Merkez. Tahtanın ortasındaki dört kare. "Merkez hakimiyeti" kavramında geçer, bunun dışında sizin için pratik bir önemi yoktur. Bir oyunun açılış evresine bakıyorsanız "merkez hakimiyeti" ya da merkezde piyon yoksa "uzaktan merkez kontrolü" diyeceksiniz ve susacak, uzatmayacaksınız.

b. Şah Kanadı ve Vezir Kanadı: Adları üstlerinde. Başlangıçta tahtanın beyaza göre sağ ve siyaha göre sol yarısı şah kanadı, diğeri vezir kanadıdır. Taraflardan birinin, bir kanatta saldırmakta olduğunu olur da fark edebilirseniz, mutlaka "rakip kanattan geliyor, merkezden yarma yapmak lazım." cümlesini kurmalısınız.

6. Açık konum versus kapalı konum:
Konum karşılıklı piyonlarla kilitlenmişse "Fili hemen rakibin atıyla tokuşması lazım.", kilitlenmemişse "Fili iyi. Fili kırışmaması lazım." deyin. Gerisini bilmenize gerek yok.

7. Ters Renkli Filler:
Siz daima "aksi suratlı filler" olarak anın. Her iki tarafın birer fili kalmış ve bu fillerin biri beyaz, diğeri siyah karelerdeyse oyunsonunda konum çoğu durumda eşit olacaktır. Buna bağlı olarak "Adam saldırıyor ama aksi suratlı fillere de kaldı. Mat olmasa bile oyunsonunda berabere (ya da "rémi") cepte." cümlesi işinizi görecektir.

Bunların haricinde, zaten gayet iyi kavradığınız gibi, bir kavramın argo karşılığı varsa mutlaka onu kullanmalısınız. Örneğin at bir kareye gitmez, "o kareye oturur". Oyuncular taşı boşa koymaz, "taş uyur". Rakip yenilmez, "zımbalanır". Parti terk edilmez, "dökülür". Taş düşmez, "bade olur". Yıldırım (hızlı parti) oynanmaz, "demet atılır". Tuvalette büyük ihtiyaç giderilmez, "büyük rok yapılır". Başka bir çok örnek de mevcut olmakla beraber, amacımız kafanızı gereksiz bilgiyle doldurmak değildir ve bu kadarı size yetecektir. İsterseniz burada kendi yaratıcılığınızı da devreye sokabilirsiniz.

Bu basit kurallar iyi kavrandıktan sonra, kendinizi üstat satranççı olarak satmamanız için hiç bir neden yoktur.

Önemli Kişiler:

Bir kaç isim yeterlidir. "Tal'in beyazlarla oynadığı benzer bir parti vardı" ve benzer cümlelerde özne olarak gereklidirler.

Dünyada:

Tarihte: Aleksandr Alekhin, José Raul Capablanca, GM Mikail Tal, GM Robert Fischer.

Günümüzde: GM Gary Kasparov, GM Anatoli Karpov, GM Magnus Carlsen, GM Visvanatan Anand, GM Vasili Ivanchuk, GM Hikaru Nakamura.

Ülkemizde:
GM Suat Atalık, GM Barış Esen, GM Kıvanç Haznedaroğlu, GM Mustafa Yılmaz, GM Emre Can

Bilinmesi Gereken Bir Kaç Açılış ve Devamyolu Adı:

Sicilya (Dragon, Najdorf, Scheveningen, Pelikan devamyolları), İspanyol, Rus, İtalyan, Şah Gambiti, Caro-Kann, Fransız, Vezir Gambiti, Şah-Hint, Vezir-Hint.

Ayrıca, bazı devamyollarının birden fazla ismi olduğunu bilmek size artı puan kazandıracaktır.
Örneğin Pelikan ve Sveşnikov aynı devamyolunun, Rus ve Petrov ile İspanyol ve Ruy Lopez, aynı açılışların farklı isimleridir.
Biri "Rus açılışı" dediğinde, açılıştan bahsederken "Petrov" demek sizin ne denli büyük bir üstad olduğunuzu cümle aleme ilan etmek demektir.