satranç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
satranç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Temmuz 2017 Salı

Kriegspiel / War Game / Tatbikat :: Harika Bir Satranç Türevi



Kriegspiel ya da ülkemizdeki satranç camiasındaki yaygın adıyla War Game, bazı satranç kulüplerinde zaman zaman moda olan, diğer kulüplerde ise sürekli oynanan ve hemen her satranççı tarafından çok sevilen bir oyun. Bu oyunda, her oyuncu yalnız kendi taşlarını görüyor ve rakibin hamlelerini görmeden oynuyor! Nasıl mı? Yazının devamında yanıtı bulacaksınız.
War Game, Henry Michael Temple tarafından 1899 yılında geliştirilmiş. Aslında Temple'ın yaptığı, 1812 yılında Georg Von Reiswitz tarafından geliştirilen Kriegspiel isimli masa oyununun satranca uyarlaması.
Oyun üç satranç tahtasıyla oynanıyor. Tahtalardan birine beyazlarla, ikincisine de siyahlarla oynayan oyuncu oturuyor. Üçüncü tahta hakeme ayrılmış durumda. Bu tahtada hem beyazın hem de siyahın taşlarını, yani gerçekte oynanan oyunu görebiliyoruz. Deneyimli War Game oyuncuları, yeteri kadar hamle yapıldıktan sonra, rakibin taşlarının konumlarını da çok az hata payıyla belirleyebiliyorlar. Elbette bu saptamaları yapabilmeleri için, oyunculara bazı olanaklar veriliyor. Bu oyunun da kendi içinde bir çok türevi olmasına rağmen, aşağıda ülkemizde en fazla kullanılan kurallar bütününü bulabilirsiniz.
War Game Kuralları
  1. Hakem, her iki oyuncunun da duyabileceği şekilde, hamle sırasının hangi renkte olduğunu söyler. Hamle sırası kendinde olan oyuncu sessizce hamlesini yapar, hakem hamleyi görür, hakem tahtasında (ana tahtada) hamleyi oynar ve diğer oyuncunun sırasının geldiğini ilan eder.
  2. Her oyuncunun, her hamle için iki tane imkansız hamle yapma hakkı vardır. Aynı hamle içinde üç imkansız hamle deneyen oyuncu, oyunu kaybetmiş sayılır.
  3. Oyunculardan biri şah çektiğinde, hakem bunu "beyazlar/siyahlar şah çekti" biçiminde ilan eder. At şahları ayrıca belirtilir. Örneğin: "Beyazlar at şahı çekti."
  4. Oyunculardan biri, rakibin taşını aldığında hakem, taşı kaybedenin masasından kaldırır ve taşı kazananın masasına bırakır. Böylece her iki oyuncu da tahtadan hangi taşın çıktığını bilir.
  5.  Satrancın tüm kuralları geçerlidir. 50 hamle kuralı, üç fotoğraf konum kuralı, geçerken alma, v.s.



    - Zaman içinde War Game'e özel bir açılış teorisi de geliştirildi. Teori, rakibin yapacağı ya da deneyeceği tüm hamleler hakkında mümkün olduğunca fazla bilgi edinebilmek üstüne kurulu. Örneğin, deneyimsiz bir oyuncu, atıyla tahtanın ortasında normal bir hamle yaptığını sanırken bir anda kendini at şahı çekmiş durumda bulur ve atını kaybediverir!
    - Oyunda rakibini taşlarının yerlerini belirlemek ve mümkünse o taşları almak için kullanılan en etkili araç imkansız hamlelerdir. Bir oyuncu exd5 denediğinde bu hamle mümkün ise, mutlaka bir taş almış demektir. Bu nedenle, oyuncular her hamlede genellikle bir ya da iki piyon alış hamlesi deneyerek, ortalıkta dolaşması olası bir takım ağır taşları toplamayı beklerler.
    - Hamlenizi yaptığınızda hakemin rakibin masasından bir taş kaldırıp, getirip o taşı size vermesi normaldir. Ancak öyle bir durum vardır ki; hamle sırası rakipteyken bir piyon kazanırsınız! Bu hiç hayra alamet değildir çünkü o piyonun tek anlamı vardır: Piyon sekizinci yataya kadar ilerlemiştir ve terfi etmiştir! (vezir, kale, at ya da fil olmuştur)
War Game için, standart cebirsel notasyona eklemlenen bir notasyon sistemi de geliştirilmiş olmakla beraber, ülkemizde genellikle oyundaki hamlenin yanına,  yalnızca denenen hamleler yazılır.
Örnek bir War Game maçı:
[pgn]
[Event "Skirmish"]
[Site "UC Berkeley"]
[Date "2004.11.02"]
[Round "1"]
[White "Player1"]
[Black "Player2"]
[Result "1-0"]
[Variant "Kriegspiel (Berkeley)"]
[Filtered "no"]
1. e4 f6 2. e5 fxe5 3. Qh5+ g6 4. Be2 (Qf7) gxh5 (exf4, h5) 5. Bxh5#
1-0

16 Ekim 2015 Cuma

Atatürk satranç oynar mıydı?


İş Bankası tarafından basılan ve başlayanlara yönelik hazırlanan satranç kitabının başında Atatürk'ün çok iyi satranç oynadığından bahsedilir. Yukarıdaki fotoğraf da Sertaç Dalkıran'ın sergisinden. Fotoğrafı bizzat kendim çektim ve iddiaya göre takım Atatürk'e aitmiş. Elbette onun gibi dahi bir komutana satranç oynamak çok yakışır. Napolyon da satrancı severdi ama çok iyi oynuyor muydu emin olamıyoruz. Peki Atatürk nasıl satranç oynardı?

Oynamazdı! Atatürk'ün satranç oynadığına dair hiçbir kaynak görmedim. Elbette tüm kaynakları taradığımı iddia edemem ama pek çok anıda hiç geçmemektedir. İsmet İnönü oynardı ve de iyi oynardı ama Atatürk ile hiç oynadığını duymadık. 

Atatürk iyi poker oynardı! Elbette bu bilgi ancak ileride ders haline gelir de kitabı olursa önsöze yerleştirilebilir ama bana göre babaya da kesinlikle poker yakışırdı. Atatürk akşam misafir ettiği konsolosları pokerde epey bir ezermiş. Atatürk iyi bir pokerciydi çünkü hasmını iyi tanır ve çözerdi. Hangi koşullarda nasıl davranacakları konusunda inanılmaz öngörüsü vardı. Kurtuluş Savaşı bile inanılmaz bir şekilde alınan riskle kazanılmamış mıydı?  İsmini hatırlamadığım bir komutan tüm güçleri bir yere yığıp saldırmayı delilik olarak değerlendirirken Atatürk "Bizim cephe savaşına harcayacak vaktimiz yok" diye riskten kaçınmamıştı. Politik dehası ise askeri dehasını kat kat aştı. Sosyal yaşamda diğerleri acemi idi.

Atatürk satranç oynamazdı çünkü satrançta bilgisi biraz daha fazla olan kendinden aşağıdaki rakibi sabahtan akşama kadar yener. Atatürk'ün de İnönü'ye yenilmeye tahammül edeceğini hiç sanmıyorum. Satrançta ilerlemek için çok vakit ister. Hayat satranç için çok kısa. Atatürk iyi ki satrançla fazla vakit harcamamış :)

Siz tüm bu anti propagandaya rağmen satranca meraklıysanız sizin için satranç takımları

8 Mart 2013 Cuma

Blöfçünün Rehberi - Satranç



Giriş ve Genel Prensipler

Bu rehberden azami yarar sağlamanız için öncelikle satranç oyununun kurallarını bilmenizde fayda var.  Bu bir satranç yazısı olmadığından biz bu kurallara girmeyeceğiz. Siz yine de güvendiğiniz bir kişiden bu kuralları mutlaka sorup öğrenin. Özellikle "geçerken alma" ve rok kurallarını doğru anladığınıza emin olun. Aman dikkat edin, anlatan kişi bu yazıyı okumamış olsun!

Satranç blöfçüsü olmak bir yandan kolay, diğer yandan çok zordur çünkü satranç bir çok açıdan futbola benzer. Maçın herhangi bir anında tahtaya (ya da sahaya) baktığınızda kimin atak yaptığını ve kimin savunma durumunda olduğunu anlamak çoğu kez kolaydır (çoğu kez!) ancak gözünüzün önünde olup bitenin bütün inceliklerini anlamak epey deneyim ister. Ayrıca, bir yorumcu olaya "Aha topu dikip vurdular gol oldu." şeklinde yaklaşırken bir diğeri "1950'den beri tutulan istatistik veriye göre bu mesafelerden rüzgara karşı sol ayakla kullanılan atışların kaleyi bulma ihtimali yüzde üç civarında. Yani bu gol için 'bahar aylarının ilk mucizesi' diyebiliriz " yorumunu getirebilir. Elbette ikinci yorumcu daha çok satacaktır. Sonuç olarak ortaya her düzeyden "futbol otoritesi" çıktığı gibi, her düzeyden "satranç otoritesi" de vardır. Ne yani, bu kadar rahat atılıp-tutulabilecek bir mecranın boş kalacağını mı sanmıştınız? Çok safdilsiniz. Niye? Satranç yorumcusu musunuz?

Bu alanda başarılı olmak istiyorsanız altın kuralı bir an için bile aklınızdan çıkarmamalısınız: "Asla satranç oynama!"
Kimse bir futbol yorumcusunun önüne topu atıp "Haydi bakalım, madem bu kadar biliyorsun vur şu topa da görelim!" demez. Oysa satranç blöfçüsü için, bir anda elinde portatif bir satranç takımıyla peyda olan bir rakip tehlikesi her zaman mevcuttur.
Satranç kulübüne ya da kahvehaneye/caféye devam etmeye başlayan satranç heveslisi, oyunun kendinden önce jargonunu kapar ve kısa süre içinde iyi-kötü bir satranç blöfçüsüne dönüşür. Oysa aynı adam satranç tahtası başına oturduğunda, tecrübeli bir göz, daha adamın taşları tutma şeklinden satrançla ilgi düzeyini anlayabilir ve adamın notunu anında verir. Bu nedenle satranç oynamamak için sağlam bir bahaneniz olması hayati öneme sahiptir. Örneğin şu bahanenin çok işe yaradığı görülmüştür: "Yirmi yıl kadar önce oynadığım son satranç partisinde bir an kendimi kaybedip, ahşap satranç altlığını rakibe kolye yaptım!". Bu bahane, karşıdaki kişinin bilinçaltına "Aman diyeyim, bu adam tahtayı benim de kafama geçirir!" mesajını verir ve böylece çok etkilidir. Siz de buna benzer bir bahane bulun ve hep aynı bahaneyi kullanmaya dikkat edin çünkü çoğu satranççıda fil hafızası vardır ve ilk olarak onbeş yıl önce anlattığınız bir hikayeyi daha sonra farklı anlatırsanız yakayı ele vermeniz çok büyük ihtimaldir.

Blöfçünün satranç alanında sahtekarlığının ortaya çıkmaması hususunda işini zorlaştıran bir diğer olgu da rating (kuvvet derecesi) listeleridir. Resmi turnuvalara katılan bir satranççıya, en geç ikinci turnuva sonunda bir kuvvet derecesi verilir. Bu derece, rakiplerin rating ortalaması ve o rakiplere karşı alınan neticeler baz alınarak hesaplanır. Bu bilgi aslında kişinin özel hayatının en mahrem bölümünde saklanmalıdır ve bu bilgiyi açıklamak suç olmalıdır (çünkü bu veriye bakarak sizin aslında üç kağıtçının teki olduğunuz hemen anlaşılacaktır). Yazıktır, bu veri elan kamuya açıktır; çabucak bir Internet sorgusuyla bulunabilir. Satranç oynamama bahaneniz sağlamsa bu durum sizin için sorun teşkil etmeyecektir: "Yirmi yıldır oynamıyorum be adam! Ne ratingi?"
Size yönelen bu saldırıyı bir yol atlattıktan sonra, artık bu rating meselesi sizin elinizde bir silaha dönüşür ve söylediklerinizin doğruluğunu sınamaya kalkan cüretkar terbiyesize bu kez siz kahredici biçimde sorarsınız: "Ratinginiz kaç sizin?"
Bu soruya alacağınız yanıt önemlidir. Eğer duyduğunuz sayı 1800'ün altındaysa meydan sizindir. İstediğiniz gibi atıp tutabilirsiniz. 2000 üstü bir şey duyarsanız çok temkinli konuşmanızda fayda vardır. 2200 üstü bir şey duyarsanız muhtemelen sizin için bir yarı-tanrı sayılabilecek biriyle konuşuyorsunuzdur. Bu durumda onu dinleyin ve bol keseden sallamayı aklınızdan bile geçirmeyin. O adamın satrançtan ne kadar iyi anladığını anlamış olmanız da satranç bilginizin ortaya çıkması ve saygı uyandırmanız açısından yeterlidir. Yeri gelmişken: satrançta rating yanında bir de unvanlar vardır. Bu unvanlar belirli bir ratingi tutturmanın yanında, turnuvalarda alınan başarılara (normlara) göre verilir. Kabaca rating > 2500 durumu bir büyük ustayı (Grand Master (GM). Siz de bir büyükustadan söz ederken "ge me" demelisiniz) tarif eder. rating > 2400 uluslarası usta, rating > 2300 ise FIDE ustasına denk bir oyun gücünü anlatır. (FIDE: Uluslararası Satranç Federasyonu. Siz her zaman "Fédération Internationale des Échecs " , "federasyon enternasyonal dez eşek" şeklindeki fransızca açılımını kullanın ve eşekle ilgili şakalar yapmaya çalışanlara çok pis aşağılayıcı bakışlar fırlatın. Sloganı da "Gens una sumus" yani "biz bir aileyiz". Söylemeye gerek yok ama, siz "Gens una sumus" formunu tercih edeceksiniz ve anlamını soran olursa yanıt olarak imalı imalı gülümseyeceksiniz.)
FIDE'nin rating sistemi, "elo" olarak anılır (bu sistemi Arpad Elo isimli bir profesör ortaya atmıştır. Bu ismi ezberleyin). Bunun yanında yerel federasyonlar da kendi rating sistemlerini kullanırlar. Bizdeki yerel ratinge UKD (ulusal kuvvet derecesi) denilir. Genellikle elo öncelikli tutulur. Bu yüzden rating sorusunu "Elo'n kaç?" şeklinde sormak da iyidir.

Satranç camiası üyeleri genellikle birbirlerini -çoğunlukla ismen dahi olsa- tanırlar. Size "Şu kişiyi tanıyor musun?", "Bu kişiyi tanıyor musun?" soruları mutlaka yönelecektir. Bu durumda yapmanız gereken "Ben onları tanımam ama onlar beni tanır!" demektir. Böylesi bir ego patlaması sizin mahir bir satranççı olduğunuz konusunda tüm şüpheleri silecek ve herkesi ikna etmeye yetecektir.

Blöf yaparken dikkat edilecek bir diğer husus: Asla doğrudan hamle söylemeyin. "Af3 oynasa iyiymiş." derseniz kesin bir ifadede bulunmuş ve bir tartışmaya zemin hazırlamış olursunuz çünkü söylediğiniz her hamle analiz edilerek iyi ya da kötü olduğu bulunabilir. Siz satranççı olmadığınıza göre muhtemelen kötü bir hamle söyleyeceksiniz. Ayrıca, siz mutlak otoritesiniz. Kimse sizle tartışmaya cesaret edememelidir. Bu nedenle mutlaka muğlak ve soyut konuşmaya dikkat edin. "Af3 oynasa.." yerine "At hangarda duruyor. Artık bir yerden o atı oyuna sokması lazım!" dediğinizde hem satranç bilginizi tüm ağırlığıyla ortaya koymuş olursunuz, hem de kimse çıkıp "yok ağabey, atı oyuna sokmaya gerek yok!" diyemez.

Hitap tarzı da ayrı önem arz eder: Zayıf satranççı olduğunu sezdiğiniz birine, yaşı kaç olursa olsun mutlaka "genç" diye hitap etmelisiniz. Yapılan bir yoruma karşı "Şimdi genç, ..." diye başlamak kahredicidir.

"Üçkağıtçı" filminden bir kare.

Gerekli Kavramlar ve Jargon:

1. Geçerken Alma: "en passant" şeklinde yazıp (kısaltması "e.p.") "an pasan" şeklinde okuyacaksınız. Zinhar "geçerken alma" demeyeceksiniz ve yanlış yerde kullanmamak için ne olduğunu biliyor olmalısınız. Bir kez kavrandıktan sonra her türlü muğlak ve şiirsel ifade içinde gideri vardır ve süksesi büyüktür. Örneğin: "Bulutlar en passant damlatıp gittiler/ Susuzuz yine."

2. Taş Değişmek: Rakipten bir taş alırken, karşılığında bir taşınızı vermek. "taş değişmek" çok yerinde ancak çok amatörce bir ifadedir. Siz her zaman "taş kesmek" diyeceksiniz. Örnek: "Hmm. Beyaz filleri niye kestiler ki durup dururken?". "Taş kesmek" alternatifi olarak "kırışmak" ve "tokuşmak" da kullanılabilir.

3. Oyunun evreleri: Bir satranç partisi genellikle üç evreden oluşur: Açılış, oyunortası ve oyunsonu. Açılış taşların oyuna girdiği evredir. Oyunortası, çeşitli manevraların yapıldığı, karşılıklı olarak kılıçların çekildiği bölümü, oyun sonu ise taşların kesilip, oyunun nihayete yaklaştığı evreyi anlatır.
Satrançta istisnaı olmayan tek prensip, her prensibin istisnaı olduğudur. (Örneğin hemen her durumda açılışta aynı taşla birden fazla hamle yapmak iyi değildir ancak bazı durumlarda aynı taşla dolaşıp durmak en iyi seçenek de olabilir.) Bir çok oyunda daha açılış evresinde taşlar kesilip, oyunortası atlanarak oyunsonuna geçildiği gibi, bir çok başka oyun da oyunortasında bir mat konumuyla bitebilir.

4. Feda: En can alıcı kavramlardan biri. Bir amaç uğruna, görece yüksek değerli bir taşı, düşük değerli bir rakip taşla kırışmak ya da bedava vermek. Örneğin filinizi rakibin piyonuyla değişiyorsanız "filinizi feda etmiş" olursunuz. Kaleyi fil ya da atla kırışmaya ise "kalite fedası" denilir. Ancak gerçek bir satranççı -sizi kastetmiyorum- asla "feda yapmak" demez. En çok kullanılan fiiller çakmak, vurmak, geçirmek ve patlatmaktır. Örnek: "Kalite patlatırsa parti bitiyor (~kazanıyor)." ya da "atı patlatmak için daha ne bekliyor?". Bu ifadeleri, baktığınızda hiç bir şey anlamadığınız ve karşınızdakinin de anlamadığına kanaat getirdiğiniz konumlarda kullanmak bilhassa faydalıdır.

5. Tahtanın Bölümleri:
a. Merkez. Tahtanın ortasındaki dört kare. "Merkez hakimiyeti" kavramında geçer, bunun dışında sizin için pratik bir önemi yoktur. Bir oyunun açılış evresine bakıyorsanız "merkez hakimiyeti" ya da merkezde piyon yoksa "uzaktan merkez kontrolü" diyeceksiniz ve susacak, uzatmayacaksınız.

b. Şah Kanadı ve Vezir Kanadı: Adları üstlerinde. Başlangıçta tahtanın beyaza göre sağ ve siyaha göre sol yarısı şah kanadı, diğeri vezir kanadıdır. Taraflardan birinin, bir kanatta saldırmakta olduğunu olur da fark edebilirseniz, mutlaka "rakip kanattan geliyor, merkezden yarma yapmak lazım." cümlesini kurmalısınız.

6. Açık konum versus kapalı konum:
Konum karşılıklı piyonlarla kilitlenmişse "Fili hemen rakibin atıyla tokuşması lazım.", kilitlenmemişse "Fili iyi. Fili kırışmaması lazım." deyin. Gerisini bilmenize gerek yok.

7. Ters Renkli Filler:
Siz daima "aksi suratlı filler" olarak anın. Her iki tarafın birer fili kalmış ve bu fillerin biri beyaz, diğeri siyah karelerdeyse oyunsonunda konum çoğu durumda eşit olacaktır. Buna bağlı olarak "Adam saldırıyor ama aksi suratlı fillere de kaldı. Mat olmasa bile oyunsonunda berabere (ya da "rémi") cepte." cümlesi işinizi görecektir.

Bunların haricinde, zaten gayet iyi kavradığınız gibi, bir kavramın argo karşılığı varsa mutlaka onu kullanmalısınız. Örneğin at bir kareye gitmez, "o kareye oturur". Oyuncular taşı boşa koymaz, "taş uyur". Rakip yenilmez, "zımbalanır". Parti terk edilmez, "dökülür". Taş düşmez, "bade olur". Yıldırım (hızlı parti) oynanmaz, "demet atılır". Tuvalette büyük ihtiyaç giderilmez, "büyük rok yapılır". Başka bir çok örnek de mevcut olmakla beraber, amacımız kafanızı gereksiz bilgiyle doldurmak değildir ve bu kadarı size yetecektir. İsterseniz burada kendi yaratıcılığınızı da devreye sokabilirsiniz.

Bu basit kurallar iyi kavrandıktan sonra, kendinizi üstat satranççı olarak satmamanız için hiç bir neden yoktur.

Önemli Kişiler:

Bir kaç isim yeterlidir. "Tal'in beyazlarla oynadığı benzer bir parti vardı" ve benzer cümlelerde özne olarak gereklidirler.

Dünyada:

Tarihte: Aleksandr Alekhin, José Raul Capablanca, GM Mikail Tal, GM Robert Fischer.

Günümüzde: GM Gary Kasparov, GM Anatoli Karpov, GM Magnus Carlsen, GM Visvanatan Anand, GM Vasili Ivanchuk, GM Hikaru Nakamura.

Ülkemizde:
GM Suat Atalık, GM Barış Esen, GM Kıvanç Haznedaroğlu, GM Mustafa Yılmaz, GM Emre Can

Bilinmesi Gereken Bir Kaç Açılış ve Devamyolu Adı:

Sicilya (Dragon, Najdorf, Scheveningen, Pelikan devamyolları), İspanyol, Rus, İtalyan, Şah Gambiti, Caro-Kann, Fransız, Vezir Gambiti, Şah-Hint, Vezir-Hint.

Ayrıca, bazı devamyollarının birden fazla ismi olduğunu bilmek size artı puan kazandıracaktır.
Örneğin Pelikan ve Sveşnikov aynı devamyolunun, Rus ve Petrov ile İspanyol ve Ruy Lopez, aynı açılışların farklı isimleridir.
Biri "Rus açılışı" dediğinde, açılıştan bahsederken "Petrov" demek sizin ne denli büyük bir üstad olduğunuzu cümle aleme ilan etmek demektir.

11 Ocak 2013 Cuma

Satrançta Şans Faktörü ve Kazanmanın Yolları

Satrançta Şans Faktörü ve Kazanmanın Yolları

Altın Kural Bir: Usta her zaman şanslıdır.

"Birçok kişi, satrançta şans faktörünün olmadığından söz eder. Bunlar gereksiz sözlerdir çünkü satrançta şans vardır ve çok belirleyici bir unsurdur."


Satrançtaki şans, "şans eseri kazanmak" değil, "şans eseri kaybetmek" şeklinde tecelli eder. Bu husus bir yol idrak edildikten sonra, bahsin geri kalanı hakkında etraflı fikir sahibi olmak hayli kolay olacak.

TDK web sitesine "şans nedir?" diye sual ettiğimizde "Mantıkla açıklanamayan birtakım rastlantısal olayların nedeni olan güç, baht, talih, felek." cevabını alıyoruz. Buradaki anahtar kelam "mantıkla açıklanamayan" ve "rastlantısal". Elbette satrançta - zarla oynanan ve memleketimizde "zartranç" tabir edilen bir satranç varyantı mevcut olsa da - zar yok lakin oyuncular insan. İnsan zaman ve mekanın sınırları kadar hür ve hürriyeti nispetinde hata yapmaya mütemayil.
Esasen biraz tefekkür ettiğimiz vakit, "rastlantısal" vak'aların da mantıkla basit izahları olduğunu lakin bu fasıl izahların, ilim eksikliğinden mütevellit akla tez gelmediğini tespit edeceğimiz aşikar.
Misal, bir tatil beldesinde çok eski bir üniversite arkadaşınıza tesadüf edebilir ve ziyadesiyle şaşırabilirsiniz. Oysa o kişi okuldan arkadaşınız olduğuna göre muhtemelen hem meslektaşınız hem de benzer zevkleriniz var ve aynı tarihlerde tatile çıkmanız da çok şaşırtıcı değil. Ardında yatan ahvalin nazari ve ameli cenahlardan teferruatlı tetkiki neticesi, fevkalade şaşırtıcı intiba arz eden kimi vak'anın, haddizatında ne kadar sarih esbaba sahip olduğu sarahaten müşahade edilebilir.

Satrançta "şans eseri kazanmak", ancak "çok karışık bir varyantın sonuna kadar hesaplanmasının pratikte mümkün olmadığı durumlarda bir hamleyi diğerine tercih edip kazanmak" gibi bir kaç istisnai durum dışında pek görülen şey değil ama "şans eseri kaybetmek" sıkça görülür. Burada altın kural iki geçerlidir:



Altın Kural İki: Sağlam bir adamın satrançta yenildiği görülmemiştir.
Sözün aslı şudur: "Bunca yıldır oynuyoruz, bir sağlam adam yenemedik!"
O koskoca kuvvetli, mahir ve cevval rakibiniz, sizin gibi bir kekliğe durup dururken yenilecek değildir ya! Muhakkak bir nedeni vardır: Karıyla-kocayla kavga edilmiştir, zaten onun dırdırı yüzünden çok içilmiştir, gece uyku yalan olmuştur, kahvaltı edilememiştir,  işe geç kalınmıştır, gaddar patrondan fırça yenilmiştir, mesaiden geç çıkılmıştır, halk otobüsü çamur sıçratmıştır (bu bahane "halk otobüsü" iledir. "belediye otobüsü" versiyonu hiç kayda geçmemiştir) , yorgunluk, sinir, üzüntü, sevinç, doğum günü, cenaze, okul, vize, final, zaten ilaçlar uyku yapıyordur, doktora danışmanını ara ki bulasındır, ah gençlik günleri nerededir, o varyantta çıkan yeniliğin olduğu veritabanı güncellemesi bozuk çıkmıştır (bunun arkaik versiyonu da "Informator'un o sayfası yırtıktı hocam"dır), kan şekeri düşmüştür, gastriti azmıştır, falandır, filandır.
["Satrançta yenilme bahaneleri" bir çok sohbetin konusu olmuştur ve burada incelemek bu yazının boyutlarını aşar. Yine de, gerçekten işe yarayan ve dünya üstünde ses bulduğu andan bu yana refüte edilemeyen tek bahane "Yanlış oynuyorsun, bizi de yanlış oynatıyorsun!"dur. Sadece bu bahane işe yarar. Diğer bahanelerin tümü, salt rakibin egosunu biraz daha şişirir.]
Anlaşıldığı gibi, insan egosu kaybetmeyi kabullenemiyor ve bu olguyu mutlaka başka sözcüklerle ifade ederek gerçekliğiyle yüzleşmekten kaçınmaya çalışıyor. Satranççı egosu hem sizin bu yazıyı okumaya başlama nedeniniz, hem de kazanca giden altın yol. Satranç oyununda kazanmak istiyorsunuz. Egonuz, size zafer kazanmanızı, rakibinizi sefil bir böcek gibi ezip geçmenizi söylüyor. Böylece altın yoldaki altın kapılardan ilkini açan altın anahtara ulaşıyoruz: İnsan psikolojisi.
Bu öğretiden feyz alabilmek için iki suali kendi açınızdan cevaplamanız iktiza ediyor. İşbu suallere verilecek cevaplar, evvela müdafaa-i ruhi-i şahsiniz, saniyen rakiplerin tahlil-i halet-i ruhiyesinde isabet cihetinden bilhassa ehemmiyet arz ediyor:

1. Nasıl biriyim? 
Ne kadar hırslısınız? Çabuk sinirleniyor musunuz? Olaylara nesnel bakabiliyor musunuz? Psikolojik sorunlarınız neler ("Benim psikolojik sorunum yok elhamdülillah" demeyin. Mutlaka vardır da siz bilmiyorsunuzdur.) ? Takıntılarınız var mı? Uğurlu addettiğiniz eşya var mı? Baskı altında karar verirken sık hata yapıyor musunuz? Sağlığınız nasıl? Saldırganlığa eğilimli misiniz? Kronik bir rahatsızlığınız ya da sürekli kullandığınız ilaçlar var mı? Yaşamınızda mutlu musunuz? Ailenizle ya da başkalarıyla sorunlarınız var mı?
Bu soruları boş bir kağıda teker teker yazıp, altlarına da -dürüstçe- yanıtları yazın. (Ne yazık ki "Olaylara nesnel bakabiliyor musunuz?" sorusuna verilecek "evet" ya da "hayır" yanıtları, aslında sorunun doğru yanıtı hakkında belirleyici ve açıklayıcı olamayacak. Bir düşünün bakalım, neden?)
Yazdıklarınızın bazılarının değiştirilebileceğini veya düzeltilebileceğini, diğerlerinin ise değiştirilemeyeceğini göreceksiniz. Eski bir duaya göre akıl, bu değiştirilebilecek şeylerle değiştirilemeyecek şeyleri birbirinden ayırt edebilme yeteneği.
Düzgün satranç oynayabilmek için kafanın rahat olması gerektiği genel olarak doğrudur. Örneğin o maçı kaybettiğiniz gün gerçekten eşinizle kavga etmiş olabilirsiniz. Bu elbette performansınızı etkileyecektir. Münakaşa potansiyeli olan zamanlarda mümkünse turnuva oynamamak ya da bu süre zarfında tartışma çıkmaması için önlem almak en iyisidir. Bunlar tabii misal kabilinden ve sizin için işe yarayabilecek çözümü de yine sizin kişiliğiniz belirliyor. Vakıa, bu misaldeki aksiliği bertaraf edebilmek için en tesirli yolun da peşinen, hiç evlenmemek olduğu aşikar. Bu da bizi ikinci ve üçüncü suallere getiriyor:

2. Ne istiyorum?
Satrançta kazanmak. Bunu biliyoruz. Ayrıca mutlu bir evlilik? Mutlu bir bekarlık? Bol para? Huzur? Heyecan? Tutku?

3. İstediklerim için neleri feda etmeye hazırım?
Üstteki soruya farazi bir yanıt: "Gasparov gibin şahmat gediş yapam, cebimde çil çil gızıllar ola, arvadımın gözleri hurilere, dudaxları meleklere oxşaya."
Gerçeği bedel belirler: Kasparov gibi satranç oynayabilmek için ne bedel ödemeliyim ve o bedelin karşılığı bende var mı? Örneğin kendime bakıyorum ve yaşımın artık bırak Kasparov'u, GM olmak için bile geç olduğunu düşünüyorum. Benle GM unvanı arasında duran şey yalnız ve yalnız bu düşünce, çünkü böyle düşündüğüm sürece GM olmak için hiç bir çaba sarf etmemeye devam ederim ve gün gelip arkaya baktığımda "düşüncemde haklı olduğumu" görürüm çünkü GM olamamışımdır!
Demek ki bu süreç içinde asıl bedel, düşünceyi değiştirebilmek için ödeniyor. Düşüncemi değiştirsem, düzenli satranç çalışabilmek için yaşamımın geri kalanının neredeyse tamamını feda etmem gerekecekti. Böylece, bu bedeli ödememek için fikrimi değiştirmekten kaçındım ve GM olamıyorum. Üstelik daha Kasparov'da kaldık; isteklerin sonraki bölümlerine geçemedik bile. Satrancın çok zaman istiyor olduğunu düşünmem bağlayıcı. Üstelik, kenardan satranç hakkında ahkam kesmek de en az oynamak kadar zevkli.

Sizin kişiliğiniz, istekleriniz, öncelikleriniz ve bunlar için vermeye hazır olduklarınız/olmadıklarınız mutlaka çok daha değişik olacaktır. İstekleriniz konusunda kendinizle uzlaşın. Dünya şampiyonasının muhayyilenizdeki mevki-i alini muhafazasında zarar yoktur ama evvela hedeflerinize vasıl olmak için kafi zaman ve maddi vasıtaya sahip olduğunuzdan emin olmak kaydıyla. Misal, 50 yaşında bir yandan haftada altı gün mesai yapıp, bir yandan da çocuk büyütüyorsanız, "hafta sonu turnuvasında ilk üçe girip amortiyi kurtarmak" sizin gibi bir zat için makul bir hedef teşkil edebilir, hatta bu hedef yılda bir-iki kez tutabilirse sizi ziyadesiyle mesut eder.
Diğer yandan, varoluş amacı kazanmak olan ve bunun için gerekli vakit, irade ve enerjiye gerçek bir mücadele insanıysanız, bu yazının devamı özellikle sizin için.



Altın Kural Üç: Kendini rakipten ve rakibi kendinden iyi tanımak hedefe uçan ok gibidir.

İnsanlar arasında oynanan satranç tamamen psikoloji üstüne kurulu bir oyundur ve her satranççının, insan doğası hakkında fikir sahibi olması elzemdir -ki kendi eksiklerini kapatabilsin ve rakibinin eksiklerine odaklanarak, onu kaplanın ceylanı devirdiği gibi yere çalabilsin. Karşınızda ruhen çırılçıplak duran bir rakipten daha şanssızı yoktur. O şüphesiz baştan kaybetmiş sayılır, ancak belirli bir sıkıntısı olduğunu bildiğiniz rakibe, masa başında ne yapabilirsiniz de kazanç şanslarını azaltabilirsiniz ki?



Altın Kural Dört: Turnuva satrancı iki aşamalı bir oyundur.

Rekabete dayalı bir çok sair disiplinlere ait müsabakalarda olduğu gibi satrançta da, rakibin belli olması ile karşılaşmanın başlaması arasında bir süre var. Hızlı satranç ya da yıldırım turnuvalarında bu süre dakikalarla sınırlı olabileceği gibi, pek çok durumda sonraki tura ait eşlendirmeler hemen tur sonrasında belli olur ve turnuvada her gün bir tur oynandığını var sayarsak, bu size hazırlık için en az yarım gün verir. Her durumda, maç aslında eşlendirmeler belli olduğu anda başlar. Tur vakti geldiğinde masa başına oturulup siyahlar saati çalıştırdığında hazırlık aşaması sona erer ve vuruşma aşamasına geçilir. İmdi iki hasım için maharetlerini ortaya dökmek ve sefil rakibi satranç tahtasına gömmek zamanı ama devam etmeden önce, hazırlık aşamasını daha yakından inceleyelim.



Altın Kural Beş: Exitus acta probat.

İlk kuralı anımsayalım: "Usta her zaman şanslıdır" ve şansı da büyük ölçüde, eşlendirmelerin belli olmasıyla maçın başlaması arasındaki süreye yayılan hazırlık aşaması belirler. Oyuncularda ekseriyetle bu merhaleye lüzum hasıl olan itinayı göstermeme temayülü müşahade edilir, halbuki bu merhale asgari oyunun kendi kadar, belki daha da ziyade misliyle ehemmiyet arz eder.

Hazırlığı iki ayrı katmanda inceliyoruz:
1. Kısa vadeli hazırlık. Yakın gelecekte (çoğunlukla ertesi sabah) karşılaşılacak rakibi mercek altına alan çalışmaları kapsıyor.
2. Orta ve uzun vadeli hazırlık. Turnuva öncesinde ya da herhangi bir başka zamanda, muhtemel rakiplerle ilgili her türlü bilginin toplanıp sınıflandırılması çalışmalarını kapsıyor.

Günümüzde her şey veritabanlarında. Siz, beyazlarla önünüze gelene Stonewall Atak, Trompovski, Colle ya da Şah-Hint Atak türü "çaya-çorbaya limon" bir açılış repertuvarını dayayıp gül gibi geçinip gidiyor, arada bildiğiniz bir tema denk geldiğinde kuvvetli sayılabilecek oyunculardan yarım ya da bir puanlar koparabiliyor ve teorideki gelişmeler ile rakipleri takip etmiyor olabilirsiniz ancak belirli bir oyun düzeyinin üstünde (hatta altında) hemen herkesin, tüm muhtemel rakiplerini günü gününe takip ettiklerini göreceksiniz. Bilgisayar ve Internet, satrancın romantik tarafını silkeleyip atmış durumda. Önce ajurne tarihe karıştı, akabinde satranç çalışma biçimleri evrildi. Çok değil, daha yirmi yıl kadar önce yapılan hummalı ajurne analizleri de, bir FM'nin bir maçını izleyebilmek için kent içinde yirmi kilometre gidilip dönülen yollar da, hakemden notasyon kağıtlarını alıp ertesi günkü rakibinin açılış repertuvarını kestirmeye çalışarak hazırlık yapmaya uğraşmak da artık tarih oldular. Günümüzde evden hiç çıkmadan satranç çalışmak ve görece kuvvetli oyuncularla kapışmak mümkün. Bu durumun, satrancın içtimai tarafını baltalıyor olduğu aşikar. Heyhat. Yine de bu şerait, istediğimiz oyuncu hakkında hayli teferruatlı havadis cem edebilmemizi de mümkün -ve artık zaruri- kılıyor.
Rakibin mümkün mertebe her şeyini bilmek elzem. Bir üst maddeyle bir arada incelediğimizde, bir çok satranç partisinin sonucunun, aslında ikinci aşamaya geçmeden, henüz hazırlık safhasındayken hemen hemen kesin bir garanti altına alınmasına dair çaba, çalışmanızın eksenini teşkil etmeli. Öyle ki, rakip masada ancak "şans eseri" elinizden kurtulabilsin. Bunun için izleyeceğiniz yöntemler, kişilik yapınıza ve kazanmak için feda edebileceklerinize göre çeşit çeşit olabilir. Orta vadeli hazırlık sırasında mutlaka yapılması gerekenler şunlar: Turnuvaya katılan oyuncuların listesini önceden edinin ve özellikle muhtemel rakiplerinizin oyunlarını inceleyin. Hangi sistemleri seviyor, hangi konumlarda rahat oynuyor, hangi zamanlarda performansı zirveye çıkıyorsa, o zaman ve zeminin zıddını yaratmak için elinizden geleni ardınıza koymayın. Esasen, ideal olarak turnuvaya katılan tüm oyuncuları incelemek güzeldir, ancak pratikte bu her zaman mümkün olamayacağı için, en azından başlangıçta, muhtemel rakiplere hazırlanmak kafidir.
Bu hazırlık sırasında en fazla sorunu sıklıkla açılış değiştiren oyuncular çıkarır. Siz de uzun vadeli hazırlığınız sırasında alternatifli bir açılış repertuvarı hazırlamaya dikkat edin. Bunun yararını kısa ve orta vadeli çalışmalarınızda çok göreceksiniz. Muhtemel rakibiniz belirli bir sisteme sadık bir oyuncuysa, bir çok durumda daha maç başlamadan repertuvarında bulunabilecek bir "delik", size sonucu peşinen garanti edebilir. Elbet bunlar tüm satranççıların yapması gerekenler. Bir de, ancak bazı istidatlı oyuncuların muvaffak olabilecekleri daha ince hazırlıklar vardır ki neticesinde rakip daha ne olduğunu anlayamadan maçı kaybeder; hatta çoğu zaman maçtan sonra dahi, neden ve nasıl kaybettiğini anlamakta güçlük çeker. Bu tür hazırlık yöntemleri kuşaklardır ustadan öğrenciye sözlü olarak aktarılır ve böyle olması en uygunu. Yine de bu yöntemlerin ana hatlarını açıklamakta bir sakınca yok.  Yine bir örnek üstünden gidelim: Zaman içinde fark ettiniz ki, bir rakibiniz maçtan önce kısa bir yürüyüş yaptığında daha iyi sonuçlar elde ediyor. Bu durumda yapmanız gereken, basitçe rakibin o yürüyüşü yapmamasını sağlamaktır. Bu anaç için kullanılan ileri manipülasyon teknikleri var ve bunlar ancak öğrencinin "yola girmeye" uygun olduğu usta tarafından anlaşıldıktan sonra, öğrenciye aktarılır.

Bu yazının içeriği elbette böyle etraflı bir konuyu incelemek için yeterli olmasa da, ana fikri aktarabilmek için yeterli olduğunu umarım. Rakibin şanssızlığının önünü açın, gerisi gelecektir!






3 Kasım 2012 Cumartesi

Satranç ve Şiir: İlhami Çiçek



“yerine göre piyon da bir tufandır
içinde hep bir vezir sürekli mahzun
düz gider çapraz vurulur ve uzun uzun
günbatımlarını çağrıştırır.”

Satranççının şiire bakışı ile şairin satranca bakışı arasındaki bir boşluk var idiyse, “Satranç Dersleri” şiirinden sonra kapanmış olduğunu söyleyebiliriz. İlhami Çiçek kısa ve üretici bir ömür sürmüş, ilk ve son kitabı “Satranç Dersleri”nin yayınlanmasından (1983) kısa süre sonra, gökyüzündeki yeşil çayırlara gitme kuyruğunda sıranın ona gelmesine daha çok varken, aradan kaynayıp bir anda en ön sıraya geçmeyi uygun görmüş. Bu günlerde Çiçek’in kitabını ancak ikinci el olarak edinebilmek mümkün.


(Satranç Dersleri’nin bir bölümünü  İskender Paşalı’nın sesinden dinleyebilirsiniz.)

Satranç Dersleri
1
uzun bir nehirdir satranç
kıvrak ve uzatarak boynunu
nice güneş batışını yerinde görmüş boynunu
oysa veba tarihçileri bilmemişlerdir
her karenin bir karşı veba girişimi olduğunu
göğe bezgin bakanların bir türlü öğrenemediği
bir oyundur satranç
evet ilk aşk gibi bir şeydir ilk açılış
artık dönüş yoktur
kuşku bağışlanmasa da
tedirginlik doğal sayılabilir
ancak
yürümenin dışında bütün eylemlerin adı
kaçış kaçış kaçıştır
çapraz özgürlüklerinde filler
acılardan yapılmış bir alanda
ne zaman ki esrirler
yazsak defterlere sığar mıydı
şah açmazında vezirin ölümcül tutkusunu
yerine göre piyon da bir tufandır
içinde hep bir vezir sürekli mahzun
düz gider çapraz vurulur ve uzun uzun
günbatımlarını çağrıştırır
hüznü uçlarından dolanıp
yalın sıçrayışlarıyla piyonlar arasından
ürkek ama cesur ama sevimli
açsa duyargalarını o tarihsel şiire
iyi bir oyuncu en çok atları sever
sen ey atını kaybeden oyuncu
bir ilkyazdan koca bir güzyontan adam
bırak oyunu
artık
öyle bir ıssızlık düşle ki içinde
yeryüzünü kişnesin
bizim atlar
nicoldu onca oyuncu
oyarak
ette oyuk seyirmesinden
oyun kurarlardı
da süleymandan
kaf dağında otururdu
anka nicoldu
güneşin şanla her akşam ufala ufala battığı
suların kabarıp taşarak savrulduğu oradan
kesik bir insan başı gibi taşra düşüp
helak oldular
çok acaip gördün ömrün tükendi
geri dön
ürktü
ki endişe
dünyadandır ve hayal hiçtir
sözü onun
…avda
yine geri dön bu son
yoksa öleceksin gurbette
dedi ses ve işitip ağladı
o koca iskender ki
tuhaf matlar yapardı
mat oldu olağan biçimde
kesin mat yok
iyi oyun vardır sadece
ve satranç aslında dalgınların oyunudur
dalgının ölüm karşısındaki sükuneti
düşmana
ölümün dehşetinden korkuludur
uzatsa boynunu buyruğa
kaleyi buyruksuz düşündü mü kişi
demek ki bütündür sallantıda
demek ki gök de anlaşılmaz bir biçimde ölü
cinayetlerde yeryüzüne paramparça dağılmıştır
aşk ve umut dağılmıştır
koygun bir gece gibi günü kaplayan
sevgilinin gözlerindeki zeytin siyahını
o oylum oylum kabarık şiiri
kaplayan
bir şeyse buyruksuzluk
taşlar sürüldüğünde
alıp kişiyi kayalar çarpar buyruksuzluk
cübbesinden gözükara süvariler çıkaran
o beyaz taş oyuncusunu nerde bulmalı
tutup üzengisinden öpüp koklamalı
söyleyelim eBİR
ha
in
dir
eSekiz yok
yok ayrı bir düşman falan
genç çeri
ey e hattındaki budala
-Tanrım ne saflık-
de at kıskacını anlatsam
desem ki Ha-
derler ki kemik atıyor
köpek resmine bu adam
apaçık olanı
gecedir halk
etinin önünde anlam
katledilmiştir
söylemezler otlar
çok sutün düştü
nice bir taş
ne zamana yetiştin
çalka
de ki ey at kıskacı kabaran
ateş almış ve ey at kıskacı
diye bağırarak
o oyuncu
oynadığında seni
konuş benimle
sana hizmet danışayım
hüzüm
yalındır-dağdan
aparılmış kar topakları gibi
ipince bir teldir kopmuştur
azar azar kopmuştur
hüzün öylece orta yerdedir
tuhaf bir yarma yaşanıyordur
çepçevre şeytan kilitleri
bir oyuna rasgeldim
her taşı yakup hüznü
bu boşalmış at
hüzündür
kalfa
çırak
ben bir oyuncu tanıdım
daha
ataktı
kara kuzgun
oyuluyordu
olmasaydı
yeryüzünde
birgün
kalınabilir miydi?’
bu hüznün
mesnevisi yazılmadı
gürbüz tarhlar öldü
o ceylanda
bir kaç minyatür
mütekeddir
-de bana bu esrime
bu koygun minyatür yalnızlığından
başka nedir-oysa
kocamandır aşk
usanç
hep eksiler alanında
olup biten bir şeydir
parçala bu trajik geçidi
o taşı sür ey insan
taşı taş-çünkü saat
sınanan bir süreçtir ve atlar
yanıldıklarında
kaygan
o karangu duvarına çarpıp kuşkunun
düşer ölü atlar
çünkü orada ve burada
her zaman
öğretidir zaman
aşkın da
katları vardır-kadim
kabarık bir öyküdür alınyazısı
elbet başındasındır bela kitabının
ne çok dilin var
gece ki anlamadı
şu anda
o
ibrahim ve ishak
yargıç yok taşı kim atacak
leyla bilmez mi gerekli olduğunu
diye döğünüp duran
gece ki ey gece
o külli aynalar
seni ararlar
ıssız bir hat fotoğrafın
dan sana çıktım
göstermelik bir sonoyunuydu
aldandın
ağır taşlar verdik
…ve ay seni bulduğunda
yani ki kanıtladığında kendini
ben
müthiş bir başlık atacağım
şiirime
sevgili gecem diye
7
şebçerağ
söndü mü
diye bir ses
iskender! iskender!
diye bir ünlem
aramaz bengisuyu
diye bir hüzün
denize açıldım
ve gemim parça parça oldu’
diye bir im
denli narindir intikam
bir ara ses aygıtını yırtarak çıkarılırdı
o şimdi
dışlanmış bir taş olarak
karlı kış gecelerinde
acılı bir genç şairin her geçişte
hüznüne tanık olduğu
metruk bir kümbet denli müşahhas
aşktır-ve o
ne rahim bir yürüyüştür gecede
gök çizemezdi
yüksek evler yapardı yitik kadın yüzleri- bir güm
o kentin
-tarihsel bir kenttir-
o çarşısındaki hasır iskemleli kahvede
onu bir cenini çizerken ağlar gördüm
bütün öğeleri belliydi ama neden gözsüz
ama neden bir kaleden artmış kapı tokmağı gibi
ıssız ve dokunaklı
diye sormadım çünkü ben
ağlayanları severim ve güzeldir ağlamak
denebilir ki-
bir insan en çok ağlarken güzeldir
vakit de akşamdı dışarda kar vardı
kar yüzyıllardır alabildiğine vardı
insanlar doğar konardı konar göçerdi
sonra o bütün resimlerini yırttı-
birden kaybolmuştu
arıyor diye duydum bir şeyi
çağın unutturmak istediği
belki derin bir gök resmini
ye’si biçen o eşsiz kılıncı gürbüz hamleyi)
koyar gibi o güzel yapının üstüne
ya da komaz gibi taş üstüne taş
(ben daha çok taşları mı anlıyorum nedir
ve nedir taş-
çakmak taşı satranç taşı
sapan taşı göktaşı)
reddetmek gerekiyor kimi taşları ve şeyleri
-o göz çıkarır sadece-
ortadaki gökkasabı gökdeleni
tanrısız tecimevlerini caminin hemen önündeki
ana caddedeki aykırı kadın salınışını
yanlış konumunu gülün evlerde bahçelerde
ve hatta parklarını bile bu taş mekanın
reddetmek gerekiyor
kan- çoğalan bir suret ve kendini
ta içerlerde bir yerin üşüyor-duymuyormusundur
yinelenir durur -şu sanki ne diye- akşam ki
dönüp nefsini içine tuttuğun yüzündür
senin yüzün -paramparça
bölük pörçüktür
şu kuytu kalabalıkta
şu yalnızlıkta
ivedi ve kirlisarı
dişiliğini kullanıyordur kuşku
lüks oteller gibi kuşku
kuşku
o yüz
diyor yoruldum -aynalar
gösterebilir mi hiç -bana sonumu
nedensiz başladım oyunculuğa
bitireceğim raslantıyla -oyunumu
dostlarım da
var -intiharlar
her akşam ıslak-yapışkan
saçlarıyla girip odama
paniğimden pay toplarlar)
halk içinde yüzdeki ben gibiler
eldeki siğile
çıbana -etin yumuşak bir yerinden sökün eden-
döndü halk ve cüzzam ne yürüdü
ve hep bir yaprak değil miyiz ki
bir zaman yarıp çıkmak serüveninde
özdalımızı
topu topu bir mevsimi yaşarız işte
müşa’şa’ bir sonbahar figüranıyız
hepimiz de
ve cüzzam ne gün yürüdü sormalı
değil mi ki ebabil
adil
bir infazın adıdır
ve insan
-ne şu ne bu-
iyioyunundan
sorulmayacak mıdır
8
(kıstak)
her dakika
henüz ölmüş gibi ebuzer
kimsesizsindir
içlemin gamevi ay emek
avcının elegözlü nesnesi
kaybettiğin divit -kırdır
faniliğindir o ağaç ki
zekeriya onda saklıydı
-ortadaki göçük
içerdeki dehşet
pusudaki bungu
kıyım mahzen kan -
çok kandil kırılmış -sanki geç
herşey için – niçin
ertelenir sanır insan herşeyi
öyle sanır – yeniden han
o ölümsüzlük gibi mutantan
taş – düşmüş
vardır – orada nasılsalar öyle
apaçık
kırıktırlar
(1991 Yılında İlhami Çiçek anısına yayınlanan “Göğekin” kitabından)

2
kaçıp
o mağrur gemiler ki açıklarda
ün geldi ey iskender
artık anlaşılmıştır günün akşamlılığı
eğilip o oyuncu
taşlar sürüldüğünde
çağı binip


Pekiyi gerçekte satrançla arası nasılmış Çiçek’in?
Satranç oyununu kullanmam rastlantı değil. Geometrik bir tarih âdeta satranç. Yaşama tam denk düşüyor. Yaşam da bir geometridir, evet, ama epeydir yüzü çizik çizik bir ‘satıh’ görünümünde.
Bir de oyun sözcüğü… şiirli, katı, acımasız, yoğun çağrışımlı bir sözcük oyun sözcüğü. Sonra oyuncu, çağ’dır. Satranç oyununun kendisi de bir şiirdir. Oynarken bilinçle yenildiğim olur. Karşı taraf şahımı sıkıştırdıkça fevkâlade anlar yaşarım. Bütün bunlardan yararlandım elbet. Çağımdan, tarihe, Öğretiye sürekli göndermelerde bulunarak bir oyun kurmak istedim.” (GöğEkin, İlhami Çiçek’in Anısına, 1991.)
Sekiz bölümlük şiirin diğer -ve en az öncekiler kadar çarpıcı- bölümleri:
3
bir ara dilim sürçse
anlat
vardın
aykırı sür
4
yel ki ince
insan
yalnız hüznü vardır kalbi olanın
sınav
5
anlat
yanında
gördüm ki çatlıyordu
kabusa beyaz bir su
‘ve sabır


6
çünkü satrançta
ey aşk
oynanan
sahi şebçerağ nerde
bu nasıl iskender
‘hişt! dostlarıma şunu haber ver
intikam içli bir marştır gerçekte
(o yıllar bir ressam tanırdım
bu taşı da sürüyorum
sözgelimi sapan taşını
çağa çıktığımda
(çağı deştiğimde
azaldı
kesik kesik solur
yazı ebediyyen vardır
dili faldır aşkın ey taş