anlatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anlatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Kasım 2012 Pazartesi

Ali İpek ve At Yarışı


FM Ali İpek , 2012 yılının Mart ayında aramızdan ayrıldı. "Ev hazırlığı" esprileri çok meşhurdu.



Yıl 1994. O zamanlar bizde bir at yarışı merakı hasıl olmuştu. Bir pazar sabahı Yakup Bayram ile kalkıp bültenlerimizi aldık, çalıştık, kuponumuzu hazırlıyoruz. Yakup'un at yarışı oynaması da satrancına benzediğinden, nerede kazanamayacak at var; "sürpriz, oğlum!" diye kupona sokmaya çalışıyor. Bütçemiz de sınırlı. Öyle her istediğimiz atı yazamıyoruz. Velhasıl-ı kelam, Kombinatör Baryam, ne yaptı-etti, favori atlardan bir-ikisini çıkarıp yerine kendi "sürpriz" hayvanlarını kupona sokmayı becerdi ve gidip kuponu yatırdık.
Derken, yarışlar koşuldu ve bizim kupon, Kombinatör'ün eşeklerinden biri yüzünden yattı. Tabii ben çok sinirlendim. Yolda ve TED'e girene kadar Yakup'a söylenip duruyordum. Gürültüden hiç haz etmeyen Ali Ağabey, benim boru gibi sesi yüksek perdeden duyunca odasından çıktı ve:
"Efendiler! Ne oluyor burada?" diye sordu.
Ben hızımı alamamış şekilde: "Yahu Ali Ağabey, bu adamın zorla ganyan kuponuna soktuğu eşekler yüzünden bizim favori atları yazamadık; kupon yattı!"
Ali Ağabey bunun üstüne sordu: "Kaç paralık kupon yapmıştınız?"
Ben: "500.000 TL" (eski para)
Ali Ağabey: "Altılı kaç para verdi?"
Ben: "15.000.000 TL"
Hayatında at yarışı oynadığı görülmemiş Ali Ağabey: "Durup duruken beni de kızdırdınız!
Bana gelseydiniz 250.000 TL de ben verirdim; bütün atları yazıp kuponu tuttururduk. Bak şimdi beni de paradan ettiniz!"
...dedi ve sinirli biçimde odasına döndü.

4 Kasım 2012 Pazar

Satranç Tahtasına Yağan Fa Anahtarı

Bu, olanağanüsü öyküler peşinde birinin bu sefer dışında değil içinde, kahramanı olduğu, olağanüstü bir öyküdür.

2002 yılı. Sabah saat 10:45 - 10:50 arasıydı. Aybar Karaçay'ın kapısının zili acı acı çaldı. Karaçay kalktı, sabahın kör saatinde kapısını çalan münasebetsize haddini bildirmek üzere kapıya doğru seğirtti. Kapıdaki kişi, ısrarla zili çalmaya devam ediyordu. Kapıyı hışımla açan Karaçay, karşısında bir kargo elemanı buldu. Tam boğazına yapışmak üzereyken, elindeki zarfın üstünde "Kerim-Selim Altınok" yazısını gördü... (Daha sonra kurye, "Zarfı ters tutmuş olsaydım, sanırım şu anda hayatta olmayacaktım. İşimi doğru yapmaya özen gösteririm, ama bu özenin, gün gelip hayatımı kurtaracağını nereden bilebilirdim!" diye anlatır.) ... ve sordu: "Nereyi imzalıyoruz?"


Kapıyı neredeyse kuryenin suratına yapıştıracak bir aceleyle kapatmasıyla zarfı açmaya başlaması eşzamanlıydı. Zarf bir türlü açılmak-yırtılmak bilmedi. Üstelik, eliyle yokladığında fark edebildiği kadarıyla, içinde kırılabilecek bir şeyler olma ihtimali yüksekti. Gel gör ki, hem Kerim-Selim Kardeşler, hem de işgüzar kargo firması çalışanları zarfı öyle bantlamış ve yapıştırmışlardı ki, zarar vermeden açmak mümkün görünmüyordu. Aceleyle mutfağa giderek bir bıçak aradı. Fakat o da ne? Mutfakta bıçak yoktu! "Çatal! Çatalla açsam?" diye düşündü Karaçay. Eline geçirdiği çatalın ucunu zarfa sokar sokmaz "poff!" diye bir ses geldi ve Karaçay, zarfın içinde her ne varsa zarar verebileceği endişesiyle çatalı da bir tarafa bıraktı. Aklına içerideki odada bir maket bıçağı olabileceği geldi. Bıçağı aramak üzere elinde zarfla yan odaya giderken, gözü hafifçe eğilmiş ve tam eğildiği yerden, camdan vuran güneşi yansıtarak parlayan çatala takıldı bir an.
Yan odada maket bıçağı gerçekten vardı. Zarfı dikkatlice yırttı. Az önce patlamış olan plastik koruma baloncuklarının arasında bir kaset bulunduğunu fark etti ve kaseti dikkatlice plastiğin arasından aldı.
Kasetin üstünde yalnızca "Kerim-Selim Altınok" yazıyordu. Kaseti büyük bir dikkatle kasetçalara yerleştirdi. Odayı harika bir müzik kaplamıştı bir anda. "Yok başka yerin lütfu ne yazdan ne de kıştan..."
"Auto-reverse" özelliği sayesinde kaset bütün gün döndü durdu. Gün boyunca kuşlar, gece cırcır böcekleri müziğe eşlik ediyordu. Karaçay müziğin varlığına alışmış, günlük işlerini yapmaya koyulmuştu. Öyle ki; uykuya giderken çalan müziklerin varlığını bilinç düzleminde unutmuş ve yorgunluktan hemen uykuya dalmıştı.

Karaçay rüya zamanında yaşayan kişilerdendi. Yıllar önce, aylık bir matematik dergisinin ödüllü sorusunu rüyasında çözmüştü.

Bu rüyasında önce öğleden sonra yaptığı işleri gördü. Rüyada zaman sanki tersine akıyor gibiydi. Daha sonra öğlen yediği yemeği ve son olarak da kaseti açmaya çalıştığı çatala güneşin vuruşunu ve çatalın parlayışını gördü. Çatal rüyasında da eğikti ve rüya devam ettikçe bir sürü başka şey oluyor, fon değişiyor, çeşitli kişiler rüyaya girip çıkıyor fakat çatal hep aynı yerde durmaya devam ediyordu. Duruyor muydu? Hayır. Dikkat ettiğinde, çatalın gittikçe daha da fazla eğilmeye başladığını fark etti. Çatal eğildi.. eğildi.. ve F harfine benzer bir şekil aldı. F... Fork? Fourchette? F harfinin nasıl F anahtarına dönüştüğünü izledi:

Bu dönüşüm çok mu hızlı yoksa çok mu yavaş oldu, bilemiyordu. Hızın içinde bir durağanlık ve neredeyse donmuş zamanın içinde hareket vardı. Sonra F anahtarı gökyüzüne çıktı ve erimeye, sıvılaşmaya başladı. Güneş ışıklarının aydınlattığı Fa damlaları, yavaşça yere doğru süzülmeye başladılar. Başını eğerek damlaların düştüğü yere baktı: Orada kocaman bir satranç tahtası duruyordu.
Damlalar tahtanın üstüne yavaşça indiler ve katılaştılar. Şimdi tahta şu şekilde görünüyordu:


"Dört hamlede mat!" diye geçirdi içinden ve o an uyandı ancak uyandığının farkında değildi. Rüyadaki gibi kolayca hareket edeceğini sandı, ancak yanılıyordu ve kolunu, yatağın yanında duran satranç tahtasına çarptı. Bu sefer gerçekten uyandığını anladı. Tahtanın başına geçti ve rüyasında gördüğü konumu dizdi. Evet, gerçekten dört hamlede mat içeren kusursuz bir satranç problemi, karşısında F anahtarı şeklinde duruyordu!

Altınok Kardeşlerin ona verdikleri parayla satın alınamayacak değerdeki armağanlarına, parayla satın alınamayacak bir başka değerli armağanla yanıt verdi. Bilim Teknik Dergisi'nin bir sonraki sayısında yayınladığı bu kurgumatın altında "Altınok Kardeşler'e adanmıştır." yazıyordu.







3 Kasım 2012 Cumartesi

Satranç ve Şiir: İlhami Çiçek



“yerine göre piyon da bir tufandır
içinde hep bir vezir sürekli mahzun
düz gider çapraz vurulur ve uzun uzun
günbatımlarını çağrıştırır.”

Satranççının şiire bakışı ile şairin satranca bakışı arasındaki bir boşluk var idiyse, “Satranç Dersleri” şiirinden sonra kapanmış olduğunu söyleyebiliriz. İlhami Çiçek kısa ve üretici bir ömür sürmüş, ilk ve son kitabı “Satranç Dersleri”nin yayınlanmasından (1983) kısa süre sonra, gökyüzündeki yeşil çayırlara gitme kuyruğunda sıranın ona gelmesine daha çok varken, aradan kaynayıp bir anda en ön sıraya geçmeyi uygun görmüş. Bu günlerde Çiçek’in kitabını ancak ikinci el olarak edinebilmek mümkün.


(Satranç Dersleri’nin bir bölümünü  İskender Paşalı’nın sesinden dinleyebilirsiniz.)

Satranç Dersleri
1
uzun bir nehirdir satranç
kıvrak ve uzatarak boynunu
nice güneş batışını yerinde görmüş boynunu
oysa veba tarihçileri bilmemişlerdir
her karenin bir karşı veba girişimi olduğunu
göğe bezgin bakanların bir türlü öğrenemediği
bir oyundur satranç
evet ilk aşk gibi bir şeydir ilk açılış
artık dönüş yoktur
kuşku bağışlanmasa da
tedirginlik doğal sayılabilir
ancak
yürümenin dışında bütün eylemlerin adı
kaçış kaçış kaçıştır
çapraz özgürlüklerinde filler
acılardan yapılmış bir alanda
ne zaman ki esrirler
yazsak defterlere sığar mıydı
şah açmazında vezirin ölümcül tutkusunu
yerine göre piyon da bir tufandır
içinde hep bir vezir sürekli mahzun
düz gider çapraz vurulur ve uzun uzun
günbatımlarını çağrıştırır
hüznü uçlarından dolanıp
yalın sıçrayışlarıyla piyonlar arasından
ürkek ama cesur ama sevimli
açsa duyargalarını o tarihsel şiire
iyi bir oyuncu en çok atları sever
sen ey atını kaybeden oyuncu
bir ilkyazdan koca bir güzyontan adam
bırak oyunu
artık
öyle bir ıssızlık düşle ki içinde
yeryüzünü kişnesin
bizim atlar
nicoldu onca oyuncu
oyarak
ette oyuk seyirmesinden
oyun kurarlardı
da süleymandan
kaf dağında otururdu
anka nicoldu
güneşin şanla her akşam ufala ufala battığı
suların kabarıp taşarak savrulduğu oradan
kesik bir insan başı gibi taşra düşüp
helak oldular
çok acaip gördün ömrün tükendi
geri dön
ürktü
ki endişe
dünyadandır ve hayal hiçtir
sözü onun
…avda
yine geri dön bu son
yoksa öleceksin gurbette
dedi ses ve işitip ağladı
o koca iskender ki
tuhaf matlar yapardı
mat oldu olağan biçimde
kesin mat yok
iyi oyun vardır sadece
ve satranç aslında dalgınların oyunudur
dalgının ölüm karşısındaki sükuneti
düşmana
ölümün dehşetinden korkuludur
uzatsa boynunu buyruğa
kaleyi buyruksuz düşündü mü kişi
demek ki bütündür sallantıda
demek ki gök de anlaşılmaz bir biçimde ölü
cinayetlerde yeryüzüne paramparça dağılmıştır
aşk ve umut dağılmıştır
koygun bir gece gibi günü kaplayan
sevgilinin gözlerindeki zeytin siyahını
o oylum oylum kabarık şiiri
kaplayan
bir şeyse buyruksuzluk
taşlar sürüldüğünde
alıp kişiyi kayalar çarpar buyruksuzluk
cübbesinden gözükara süvariler çıkaran
o beyaz taş oyuncusunu nerde bulmalı
tutup üzengisinden öpüp koklamalı
söyleyelim eBİR
ha
in
dir
eSekiz yok
yok ayrı bir düşman falan
genç çeri
ey e hattındaki budala
-Tanrım ne saflık-
de at kıskacını anlatsam
desem ki Ha-
derler ki kemik atıyor
köpek resmine bu adam
apaçık olanı
gecedir halk
etinin önünde anlam
katledilmiştir
söylemezler otlar
çok sutün düştü
nice bir taş
ne zamana yetiştin
çalka
de ki ey at kıskacı kabaran
ateş almış ve ey at kıskacı
diye bağırarak
o oyuncu
oynadığında seni
konuş benimle
sana hizmet danışayım
hüzüm
yalındır-dağdan
aparılmış kar topakları gibi
ipince bir teldir kopmuştur
azar azar kopmuştur
hüzün öylece orta yerdedir
tuhaf bir yarma yaşanıyordur
çepçevre şeytan kilitleri
bir oyuna rasgeldim
her taşı yakup hüznü
bu boşalmış at
hüzündür
kalfa
çırak
ben bir oyuncu tanıdım
daha
ataktı
kara kuzgun
oyuluyordu
olmasaydı
yeryüzünde
birgün
kalınabilir miydi?’
bu hüznün
mesnevisi yazılmadı
gürbüz tarhlar öldü
o ceylanda
bir kaç minyatür
mütekeddir
-de bana bu esrime
bu koygun minyatür yalnızlığından
başka nedir-oysa
kocamandır aşk
usanç
hep eksiler alanında
olup biten bir şeydir
parçala bu trajik geçidi
o taşı sür ey insan
taşı taş-çünkü saat
sınanan bir süreçtir ve atlar
yanıldıklarında
kaygan
o karangu duvarına çarpıp kuşkunun
düşer ölü atlar
çünkü orada ve burada
her zaman
öğretidir zaman
aşkın da
katları vardır-kadim
kabarık bir öyküdür alınyazısı
elbet başındasındır bela kitabının
ne çok dilin var
gece ki anlamadı
şu anda
o
ibrahim ve ishak
yargıç yok taşı kim atacak
leyla bilmez mi gerekli olduğunu
diye döğünüp duran
gece ki ey gece
o külli aynalar
seni ararlar
ıssız bir hat fotoğrafın
dan sana çıktım
göstermelik bir sonoyunuydu
aldandın
ağır taşlar verdik
…ve ay seni bulduğunda
yani ki kanıtladığında kendini
ben
müthiş bir başlık atacağım
şiirime
sevgili gecem diye
7
şebçerağ
söndü mü
diye bir ses
iskender! iskender!
diye bir ünlem
aramaz bengisuyu
diye bir hüzün
denize açıldım
ve gemim parça parça oldu’
diye bir im
denli narindir intikam
bir ara ses aygıtını yırtarak çıkarılırdı
o şimdi
dışlanmış bir taş olarak
karlı kış gecelerinde
acılı bir genç şairin her geçişte
hüznüne tanık olduğu
metruk bir kümbet denli müşahhas
aşktır-ve o
ne rahim bir yürüyüştür gecede
gök çizemezdi
yüksek evler yapardı yitik kadın yüzleri- bir güm
o kentin
-tarihsel bir kenttir-
o çarşısındaki hasır iskemleli kahvede
onu bir cenini çizerken ağlar gördüm
bütün öğeleri belliydi ama neden gözsüz
ama neden bir kaleden artmış kapı tokmağı gibi
ıssız ve dokunaklı
diye sormadım çünkü ben
ağlayanları severim ve güzeldir ağlamak
denebilir ki-
bir insan en çok ağlarken güzeldir
vakit de akşamdı dışarda kar vardı
kar yüzyıllardır alabildiğine vardı
insanlar doğar konardı konar göçerdi
sonra o bütün resimlerini yırttı-
birden kaybolmuştu
arıyor diye duydum bir şeyi
çağın unutturmak istediği
belki derin bir gök resmini
ye’si biçen o eşsiz kılıncı gürbüz hamleyi)
koyar gibi o güzel yapının üstüne
ya da komaz gibi taş üstüne taş
(ben daha çok taşları mı anlıyorum nedir
ve nedir taş-
çakmak taşı satranç taşı
sapan taşı göktaşı)
reddetmek gerekiyor kimi taşları ve şeyleri
-o göz çıkarır sadece-
ortadaki gökkasabı gökdeleni
tanrısız tecimevlerini caminin hemen önündeki
ana caddedeki aykırı kadın salınışını
yanlış konumunu gülün evlerde bahçelerde
ve hatta parklarını bile bu taş mekanın
reddetmek gerekiyor
kan- çoğalan bir suret ve kendini
ta içerlerde bir yerin üşüyor-duymuyormusundur
yinelenir durur -şu sanki ne diye- akşam ki
dönüp nefsini içine tuttuğun yüzündür
senin yüzün -paramparça
bölük pörçüktür
şu kuytu kalabalıkta
şu yalnızlıkta
ivedi ve kirlisarı
dişiliğini kullanıyordur kuşku
lüks oteller gibi kuşku
kuşku
o yüz
diyor yoruldum -aynalar
gösterebilir mi hiç -bana sonumu
nedensiz başladım oyunculuğa
bitireceğim raslantıyla -oyunumu
dostlarım da
var -intiharlar
her akşam ıslak-yapışkan
saçlarıyla girip odama
paniğimden pay toplarlar)
halk içinde yüzdeki ben gibiler
eldeki siğile
çıbana -etin yumuşak bir yerinden sökün eden-
döndü halk ve cüzzam ne yürüdü
ve hep bir yaprak değil miyiz ki
bir zaman yarıp çıkmak serüveninde
özdalımızı
topu topu bir mevsimi yaşarız işte
müşa’şa’ bir sonbahar figüranıyız
hepimiz de
ve cüzzam ne gün yürüdü sormalı
değil mi ki ebabil
adil
bir infazın adıdır
ve insan
-ne şu ne bu-
iyioyunundan
sorulmayacak mıdır
8
(kıstak)
her dakika
henüz ölmüş gibi ebuzer
kimsesizsindir
içlemin gamevi ay emek
avcının elegözlü nesnesi
kaybettiğin divit -kırdır
faniliğindir o ağaç ki
zekeriya onda saklıydı
-ortadaki göçük
içerdeki dehşet
pusudaki bungu
kıyım mahzen kan -
çok kandil kırılmış -sanki geç
herşey için – niçin
ertelenir sanır insan herşeyi
öyle sanır – yeniden han
o ölümsüzlük gibi mutantan
taş – düşmüş
vardır – orada nasılsalar öyle
apaçık
kırıktırlar
(1991 Yılında İlhami Çiçek anısına yayınlanan “Göğekin” kitabından)

2
kaçıp
o mağrur gemiler ki açıklarda
ün geldi ey iskender
artık anlaşılmıştır günün akşamlılığı
eğilip o oyuncu
taşlar sürüldüğünde
çağı binip


Pekiyi gerçekte satrançla arası nasılmış Çiçek’in?
Satranç oyununu kullanmam rastlantı değil. Geometrik bir tarih âdeta satranç. Yaşama tam denk düşüyor. Yaşam da bir geometridir, evet, ama epeydir yüzü çizik çizik bir ‘satıh’ görünümünde.
Bir de oyun sözcüğü… şiirli, katı, acımasız, yoğun çağrışımlı bir sözcük oyun sözcüğü. Sonra oyuncu, çağ’dır. Satranç oyununun kendisi de bir şiirdir. Oynarken bilinçle yenildiğim olur. Karşı taraf şahımı sıkıştırdıkça fevkâlade anlar yaşarım. Bütün bunlardan yararlandım elbet. Çağımdan, tarihe, Öğretiye sürekli göndermelerde bulunarak bir oyun kurmak istedim.” (GöğEkin, İlhami Çiçek’in Anısına, 1991.)
Sekiz bölümlük şiirin diğer -ve en az öncekiler kadar çarpıcı- bölümleri:
3
bir ara dilim sürçse
anlat
vardın
aykırı sür
4
yel ki ince
insan
yalnız hüznü vardır kalbi olanın
sınav
5
anlat
yanında
gördüm ki çatlıyordu
kabusa beyaz bir su
‘ve sabır


6
çünkü satrançta
ey aşk
oynanan
sahi şebçerağ nerde
bu nasıl iskender
‘hişt! dostlarıma şunu haber ver
intikam içli bir marştır gerçekte
(o yıllar bir ressam tanırdım
bu taşı da sürüyorum
sözgelimi sapan taşını
çağa çıktığımda
(çağı deştiğimde
azaldı
kesik kesik solur
yazı ebediyyen vardır
dili faldır aşkın ey taş