FM Ali İpek , 2012 yılının Mart ayında aramızdan ayrıldı. "Ev hazırlığı" esprileri çok meşhurdu.
Yıl 1994. O zamanlar bizde bir at yarışı merakı hasıl olmuştu. Bir pazar sabahı Yakup Bayram ile kalkıp bültenlerimizi aldık, çalıştık, kuponumuzu hazırlıyoruz. Yakup'un at yarışı oynaması da satrancına benzediğinden, nerede kazanamayacak at var; "sürpriz, oğlum!" diye kupona sokmaya çalışıyor. Bütçemiz de sınırlı. Öyle her istediğimiz atı yazamıyoruz. Velhasıl-ı kelam, Kombinatör Baryam, ne yaptı-etti, favori atlardan bir-ikisini çıkarıp yerine kendi "sürpriz" hayvanlarını kupona sokmayı becerdi ve gidip kuponu yatırdık.
Derken, yarışlar koşuldu ve bizim kupon, Kombinatör'ün eşeklerinden biri yüzünden yattı. Tabii ben çok sinirlendim. Yolda ve TED'e girene kadar Yakup'a söylenip duruyordum. Gürültüden hiç haz etmeyen Ali Ağabey, benim boru gibi sesi yüksek perdeden duyunca odasından çıktı ve:
"Efendiler! Ne oluyor burada?" diye sordu.
Ben hızımı alamamış şekilde: "Yahu Ali Ağabey, bu adamın zorla ganyan kuponuna soktuğu eşekler yüzünden bizim favori atları yazamadık; kupon yattı!"
Ali Ağabey bunun üstüne sordu: "Kaç paralık kupon yapmıştınız?"
Ben: "500.000 TL" (eski para)
Ali Ağabey: "Altılı kaç para verdi?"
Ben: "15.000.000 TL"
Hayatında at yarışı oynadığı görülmemiş Ali Ağabey: "Durup duruken beni de kızdırdınız!
Bana gelseydiniz 250.000 TL de ben verirdim; bütün atları yazıp kuponu tuttururduk. Bak şimdi beni de paradan ettiniz!"
...dedi ve sinirli biçimde odasına döndü.
Bu, olanağanüsü öyküler peşinde birinin bu sefer dışında değil içinde, kahramanı olduğu, olağanüstü bir öyküdür.
2002 yılı. Sabah saat 10:45 - 10:50 arasıydı. Aybar Karaçay'ın kapısının zili acı acı çaldı. Karaçay kalktı, sabahın kör saatinde kapısını çalan münasebetsize haddini bildirmek üzere kapıya doğru seğirtti. Kapıdaki kişi, ısrarla zili çalmaya devam ediyordu. Kapıyı hışımla açan Karaçay, karşısında bir kargo elemanı buldu. Tam boğazına yapışmak üzereyken, elindeki zarfın üstünde "Kerim-Selim Altınok" yazısını gördü... (Daha sonra kurye, "Zarfı ters tutmuş olsaydım, sanırım şu anda hayatta olmayacaktım. İşimi doğru yapmaya özen gösteririm, ama bu özenin, gün gelip hayatımı kurtaracağını nereden bilebilirdim!" diye anlatır.) ... ve sordu: "Nereyi imzalıyoruz?"
Kapıyı neredeyse kuryenin suratına yapıştıracak bir aceleyle kapatmasıyla zarfı açmaya başlaması eşzamanlıydı. Zarf bir türlü açılmak-yırtılmak bilmedi. Üstelik, eliyle yokladığında fark edebildiği kadarıyla, içinde kırılabilecek bir şeyler olma ihtimali yüksekti. Gel gör ki, hem Kerim-Selim Kardeşler, hem de işgüzar kargo firması çalışanları zarfı öyle bantlamış ve yapıştırmışlardı ki, zarar vermeden açmak mümkün görünmüyordu. Aceleyle mutfağa giderek bir bıçak aradı. Fakat o da ne? Mutfakta bıçak yoktu! "Çatal! Çatalla açsam?" diye düşündü Karaçay. Eline geçirdiği çatalın ucunu zarfa sokar sokmaz "poff!" diye bir ses geldi ve Karaçay, zarfın içinde her ne varsa zarar verebileceği endişesiyle çatalı da bir tarafa bıraktı. Aklına içerideki odada bir maket bıçağı olabileceği geldi. Bıçağı aramak üzere elinde zarfla yan odaya giderken, gözü hafifçe eğilmiş ve tam eğildiği yerden, camdan vuran güneşi yansıtarak parlayan çatala takıldı bir an.
Yan odada maket bıçağı gerçekten vardı. Zarfı dikkatlice yırttı. Az önce patlamış olan plastik koruma baloncuklarının arasında bir kaset bulunduğunu fark etti ve kaseti dikkatlice plastiğin arasından aldı.
Kasetin üstünde yalnızca "Kerim-Selim Altınok" yazıyordu. Kaseti büyük bir dikkatle kasetçalara yerleştirdi. Odayı harika bir müzik kaplamıştı bir anda. "Yok başka yerin lütfu ne yazdan ne de kıştan..."
"Auto-reverse" özelliği sayesinde kaset bütün gün döndü durdu. Gün boyunca kuşlar, gece cırcır böcekleri müziğe eşlik ediyordu. Karaçay müziğin varlığına alışmış, günlük işlerini yapmaya koyulmuştu. Öyle ki; uykuya giderken çalan müziklerin varlığını bilinç düzleminde unutmuş ve yorgunluktan hemen uykuya dalmıştı.
Karaçay rüya zamanında yaşayan kişilerdendi. Yıllar önce, aylık bir matematik dergisinin ödüllü sorusunu rüyasında çözmüştü.
Bu rüyasında önce öğleden sonra yaptığı işleri gördü. Rüyada zaman sanki tersine akıyor gibiydi. Daha sonra öğlen yediği yemeği ve son olarak da kaseti açmaya çalıştığı çatala güneşin vuruşunu ve çatalın parlayışını gördü. Çatal rüyasında da eğikti ve rüya devam ettikçe bir sürü başka şey oluyor, fon değişiyor, çeşitli kişiler rüyaya girip çıkıyor fakat çatal hep aynı yerde durmaya devam ediyordu. Duruyor muydu? Hayır. Dikkat ettiğinde, çatalın gittikçe daha da fazla eğilmeye başladığını fark etti. Çatal eğildi.. eğildi.. ve F harfine benzer bir şekil aldı. F... Fork? Fourchette? F harfinin nasıl F anahtarına dönüştüğünü izledi:
Bu dönüşüm çok mu hızlı yoksa çok mu yavaş oldu, bilemiyordu. Hızın içinde bir durağanlık ve neredeyse donmuş zamanın içinde hareket vardı. Sonra F anahtarı gökyüzüne çıktı ve erimeye, sıvılaşmaya başladı. Güneş ışıklarının aydınlattığı Fa damlaları, yavaşça yere doğru süzülmeye başladılar. Başını eğerek damlaların düştüğü yere baktı: Orada kocaman bir satranç tahtası duruyordu.
Damlalar tahtanın üstüne yavaşça indiler ve katılaştılar. Şimdi tahta şu şekilde görünüyordu:
"Dört hamlede mat!" diye geçirdi içinden ve o an uyandı ancak uyandığının farkında değildi. Rüyadaki gibi kolayca hareket edeceğini sandı, ancak yanılıyordu ve kolunu, yatağın yanında duran satranç tahtasına çarptı. Bu sefer gerçekten uyandığını anladı. Tahtanın başına geçti ve rüyasında gördüğü konumu dizdi. Evet, gerçekten dört hamlede mat içeren kusursuz bir satranç problemi, karşısında F anahtarı şeklinde duruyordu!
Altınok Kardeşlerin ona verdikleri parayla satın alınamayacak değerdeki armağanlarına, parayla satın alınamayacak bir başka değerli armağanla yanıt verdi. Bilim Teknik Dergisi'nin bir sonraki sayısında yayınladığı bu kurgumatın altında "Altınok Kardeşler'e adanmıştır." yazıyordu.
“yerine göre piyon da bir tufandır içinde hep bir vezir sürekli mahzun düz gider çapraz vurulur ve uzun uzun günbatımlarını çağrıştırır.” Satranççının şiire bakışı ile şairin satranca bakışı arasındaki bir boşluk var idiyse, “Satranç Dersleri” şiirinden sonra kapanmış olduğunu söyleyebiliriz. İlhami Çiçek kısa ve üretici bir ömür sürmüş, ilk ve son kitabı “Satranç Dersleri”nin yayınlanmasından (1983) kısa süre sonra, gökyüzündeki yeşil çayırlara gitme kuyruğunda sıranın ona gelmesine daha çok varken, aradan kaynayıp bir anda en ön sıraya geçmeyi uygun görmüş. Bu günlerde Çiçek’in kitabını ancak ikinci el olarak edinebilmek mümkün.
(Satranç Dersleri’nin bir bölümünü İskender Paşalı’nın sesinden dinleyebilirsiniz.) Satranç Dersleri 1 uzun bir nehirdir satranç kıvrak ve uzatarak boynunu nice güneş batışını yerinde görmüş boynunu oysa veba tarihçileri bilmemişlerdir her karenin bir karşı veba girişimi olduğunu göğe bezgin bakanların bir türlü öğrenemediği bir oyundur satranç evet ilk aşk gibi bir şeydir ilk açılış artık dönüş yoktur kuşku bağışlanmasa da tedirginlik doğal sayılabilir ancak yürümenin dışında bütün eylemlerin adı kaçış kaçış kaçıştır çapraz özgürlüklerinde filler acılardan yapılmış bir alanda ne zaman ki esrirler yazsak defterlere sığar mıydı şah açmazında vezirin ölümcül tutkusunu yerine göre piyon da bir tufandır içinde hep bir vezir sürekli mahzun düz gider çapraz vurulur ve uzun uzun günbatımlarını çağrıştırır hüznü uçlarından dolanıp yalın sıçrayışlarıyla piyonlar arasından ürkek ama cesur ama sevimli açsa duyargalarını o tarihsel şiire iyi bir oyuncu en çok atları sever sen ey atını kaybeden oyuncu bir ilkyazdan koca bir güzyontan adam bırak oyunu artık öyle bir ıssızlık düşle ki içinde yeryüzünü kişnesin bizim atlar nicoldu onca oyuncu oyarak ette oyuk seyirmesinden oyun kurarlardı da süleymandan kaf dağında otururdu anka nicoldu güneşin şanla her akşam ufala ufala battığı suların kabarıp taşarak savrulduğu oradan kesik bir insan başı gibi taşra düşüp helak oldular çok acaip gördün ömrün tükendi geri dön ürktü ki endişe dünyadandır ve hayal hiçtir sözü onun …avda yine geri dön bu son yoksa öleceksin gurbette dedi ses ve işitip ağladı o koca iskender ki tuhaf matlar yapardı mat oldu olağan biçimde kesin mat yok iyi oyun vardır sadece ve satranç aslında dalgınların oyunudur dalgının ölüm karşısındaki sükuneti düşmana ölümün dehşetinden korkuludur uzatsa boynunu buyruğa kaleyi buyruksuz düşündü mü kişi demek ki bütündür sallantıda demek ki gök de anlaşılmaz bir biçimde ölü cinayetlerde yeryüzüne paramparça dağılmıştır aşk ve umut dağılmıştır koygun bir gece gibi günü kaplayan sevgilinin gözlerindeki zeytin siyahını o oylum oylum kabarık şiiri kaplayan bir şeyse buyruksuzluk taşlar sürüldüğünde alıp kişiyi kayalar çarpar buyruksuzluk cübbesinden gözükara süvariler çıkaran o beyaz taş oyuncusunu nerde bulmalı tutup üzengisinden öpüp koklamalı söyleyelim eBİR ha in dir eSekiz yok yok ayrı bir düşman falan genç çeri ey e hattındaki budala -Tanrım ne saflık- de at kıskacını anlatsam desem ki Ha- derler ki kemik atıyor köpek resmine bu adam apaçık olanı gecedir halk etinin önünde anlam katledilmiştir söylemezler otlar çok sutün düştü nice bir taş ne zamana yetiştin çalka de ki ey at kıskacı kabaran ateş almış ve ey at kıskacı diye bağırarak o oyuncu oynadığında seni konuş benimle sana hizmet danışayım hüzüm yalındır-dağdan aparılmış kar topakları gibi ipince bir teldir kopmuştur azar azar kopmuştur hüzün öylece orta yerdedir tuhaf bir yarma yaşanıyordur çepçevre şeytan kilitleri bir oyuna rasgeldim her taşı yakup hüznü bu boşalmış at hüzündür kalfa çırak ben bir oyuncu tanıdım daha ataktı kara kuzgun oyuluyordu olmasaydı yeryüzünde birgün kalınabilir miydi?’ bu hüznün mesnevisi yazılmadı gürbüz tarhlar öldü o ceylanda bir kaç minyatür mütekeddir -de bana bu esrime bu koygun minyatür yalnızlığından başka nedir-oysa kocamandır aşk usanç hep eksiler alanında olup biten bir şeydir parçala bu trajik geçidi o taşı sür ey insan taşı taş-çünkü saat sınanan bir süreçtir ve atlar yanıldıklarında kaygan o karangu duvarına çarpıp kuşkunun düşer ölü atlar çünkü orada ve burada her zaman öğretidir zaman aşkın da katları vardır-kadim kabarık bir öyküdür alınyazısı elbet başındasındır bela kitabının ne çok dilin var gece ki anlamadı şu anda o ibrahim ve ishak yargıç yok taşı kim atacak leyla bilmez mi gerekli olduğunu diye döğünüp duran gece ki ey gece o külli aynalar seni ararlar ıssız bir hat fotoğrafın dan sana çıktım göstermelik bir sonoyunuydu aldandın ağır taşlar verdik …ve ay seni bulduğunda yani ki kanıtladığında kendini ben müthiş bir başlık atacağım şiirime sevgili gecem diye 7 şebçerağ söndü mü diye bir ses iskender! iskender! diye bir ünlem aramaz bengisuyu diye bir hüzün denize açıldım ve gemim parça parça oldu’ diye bir im denli narindir intikam bir ara ses aygıtını yırtarak çıkarılırdı o şimdi dışlanmış bir taş olarak karlı kış gecelerinde acılı bir genç şairin her geçişte hüznüne tanık olduğu metruk bir kümbet denli müşahhas aşktır-ve o ne rahim bir yürüyüştür gecede gök çizemezdi yüksek evler yapardı yitik kadın yüzleri- bir güm o kentin -tarihsel bir kenttir- o çarşısındaki hasır iskemleli kahvede onu bir cenini çizerken ağlar gördüm bütün öğeleri belliydi ama neden gözsüz ama neden bir kaleden artmış kapı tokmağı gibi ıssız ve dokunaklı diye sormadım çünkü ben ağlayanları severim ve güzeldir ağlamak denebilir ki- bir insan en çok ağlarken güzeldir vakit de akşamdı dışarda kar vardı kar yüzyıllardır alabildiğine vardı insanlar doğar konardı konar göçerdi sonra o bütün resimlerini yırttı- birden kaybolmuştu arıyor diye duydum bir şeyi çağın unutturmak istediği belki derin bir gök resmini ye’si biçen o eşsiz kılıncı gürbüz hamleyi) koyar gibi o güzel yapının üstüne ya da komaz gibi taş üstüne taş (ben daha çok taşları mı anlıyorum nedir ve nedir taş- çakmak taşı satranç taşı sapan taşı göktaşı) reddetmek gerekiyor kimi taşları ve şeyleri -o göz çıkarır sadece- ortadaki gökkasabı gökdeleni tanrısız tecimevlerini caminin hemen önündeki ana caddedeki aykırı kadın salınışını yanlış konumunu gülün evlerde bahçelerde ve hatta parklarını bile bu taş mekanın reddetmek gerekiyor kan- çoğalan bir suret ve kendini ta içerlerde bir yerin üşüyor-duymuyormusundur yinelenir durur -şu sanki ne diye- akşam ki dönüp nefsini içine tuttuğun yüzündür senin yüzün -paramparça bölük pörçüktür şu kuytu kalabalıkta şu yalnızlıkta ivedi ve kirlisarı dişiliğini kullanıyordur kuşku lüks oteller gibi kuşku kuşku o yüz diyor yoruldum -aynalar gösterebilir mi hiç -bana sonumu nedensiz başladım oyunculuğa bitireceğim raslantıyla -oyunumu dostlarım da var -intiharlar her akşam ıslak-yapışkan saçlarıyla girip odama paniğimden pay toplarlar) halk içinde yüzdeki ben gibiler eldeki siğile çıbana -etin yumuşak bir yerinden sökün eden- döndü halk ve cüzzam ne yürüdü ve hep bir yaprak değil miyiz ki bir zaman yarıp çıkmak serüveninde özdalımızı topu topu bir mevsimi yaşarız işte müşa’şa’ bir sonbahar figüranıyız hepimiz de ve cüzzam ne gün yürüdü sormalı değil mi ki ebabil adil bir infazın adıdır ve insan -ne şu ne bu- iyioyunundan sorulmayacak mıdır 8 (kıstak) her dakika henüz ölmüş gibi ebuzer kimsesizsindir içlemin gamevi ay emek avcının elegözlü nesnesi kaybettiğin divit -kırdır faniliğindir o ağaç ki zekeriya onda saklıydı -ortadaki göçük içerdeki dehşet pusudaki bungu kıyım mahzen kan - çok kandil kırılmış -sanki geç herşey için – niçin ertelenir sanır insan herşeyi öyle sanır – yeniden han o ölümsüzlük gibi mutantan taş – düşmüş vardır – orada nasılsalar öyle apaçık kırıktırlar
(1991 Yılında İlhami Çiçek anısına yayınlanan “Göğekin” kitabından)
2
kaçıp
o mağrur gemiler ki açıklarda
ün geldi ey iskender
artık anlaşılmıştır günün akşamlılığı
eğilip o oyuncu
taşlar sürüldüğünde
çağı binip
Pekiyi gerçekte satrançla arası nasılmış Çiçek’in?
“Satranç oyununu kullanmam rastlantı değil. Geometrik bir tarih âdeta satranç. Yaşama tam denk düşüyor. Yaşam da bir geometridir, evet, ama epeydir yüzü çizik çizik bir ‘satıh’ görünümünde.
Bir de oyun sözcüğü… şiirli, katı, acımasız, yoğun çağrışımlı bir sözcük oyun sözcüğü. Sonra oyuncu, çağ’dır. Satranç oyununun kendisi de bir şiirdir. Oynarken bilinçle yenildiğim olur. Karşı taraf şahımı sıkıştırdıkça fevkâlade anlar yaşarım. Bütün bunlardan yararlandım elbet. Çağımdan, tarihe, Öğretiye sürekli göndermelerde bulunarak bir oyun kurmak istedim.” (GöğEkin, İlhami Çiçek’in Anısına, 1991.)
Sekiz bölümlük şiirin diğer -ve en az öncekiler kadar çarpıcı- bölümleri: